19 Eylül 2020 Cumartesi

Sen Sevgili Okurum, Siz! #Öykü

 

 

Sen sevgili okurum, siz bugüne dek kaç hayale hapşırdığı zaman "Çok yaşa!" dediniz?

****

"Demek beni hatırladın." dediğinde fark ettim, daktilomun başına ne zamandır geçmediğimi. Demek ki zaman benim için biraz daha yataylaşmıştı. Sen sevgili okurum, siz hangi günü yaşıyorsunuz? Takvimden bihaber uyuyup uyanıyorum. İç seslerimi izlemek için şahane saatlerim oluyor. Hem de her gece! Mütemadiyen akan bir yazlık sinemadayım. Gazozcudan aldığım gazozların kapağını ezip oynuyorum. Mısır tarlalarının üstünde dolaşan kargalar gibi sahneye çıkmak ve mikrofonu elime alıp onları kovalamak istiyorum. Çirkin bir korkuluk değilim, sadece sesim biraz alışılmadık. Sen sevgili okurum, siz sesime alışmadınız diye bunun tek sorumlusu ben miyim? Bir kez olsun yanıma oturup dinlemedi ki kimse. Ah! Her kim ise o kimse, anlatamam ona. Eski bir sevgilim kalın duvarlarım olduğunu söylemişti. Duvarlar, bahar papatyaları değil ki kendiliğinden çıksın. Sahi duvarlarım kimin elinden çıktı? Beni tasarlayan mimar, inşa eden usta kim? Hangi eve dört odalı diye küsmüşler?

***

"Kafan yine karışık." dediğinde fark ettim, akışkan bulutların zihnimde kol gezdiğini. Dünyanın en kötü insanı ben olabilir miyim? Belki en yetersiz, en yanlış, en beceriksiz, en mutsuz. Güzellik yarışmasında finale kalamayan bir adayın hayal kırıklığından ibaret bir yaşam sürülebilir mi gerçekten? Dört büyük tekerlek, mısır tarlasına doğru dönerken üstümüzde uçan karganın bed sesinde bir şarkı duydum ve arabanın frenine bastım, motoru durdurdum. Kargaların da dertleri olabilirdi elbette. Mavi göğü kendine fon tutup siyah kostümlü bir dansçı gibi süzülmeye başladı. Süzüldü, anlattı, süzüldü, anlattı, süzüldü, anlattı, öldü. Bir avcının vahşi kurşunuyla düştü.

**

"Yine kötü şeyler yazıyorsun." dediğinde fark ettim, hayalgücümün karanlık odada olduğunu. Analog makine pek çoğu için nostaljik bir nesne sayılsa da ben hâlâ kullanıyorum. Filmleri banyo ettirirken çocukluğumu düşündüm. Birazdan televizyonda dizi izleyecektim ki avcı köpeği havlayarak geldi. Kendinden bekleneneni yapıyordu, ama kendinin kendine dair beklentisinin bu olup olmadığını bilmiyordum. Kargayı dişlerinin arasına aldı ve gitti.

*

"Son yıldıza kaldın." dediğinde fark ettim, öykünün sonuna geldiğimi. Daha ne bir kahramanım vardı, ne de bir mekânım. Bir çocuk, avuçlarına doldurduğu bilyeleri yere düşürdüğünde renkli camlar nasıl dağılıyorduysa işte benim de can kırıklıklarıyla dolu harflerim vardı kâğıtlara döktüğüm. Adaçayından son yudumu aldığımda göğe baktım. Bunca sözle sayfada yer bırakmadığımı biliyordum. Buruşturulup çöp kutusuna basket atılacak bir metin daha sona eriyordu. Sen sevgili okurum, siz biliyor musunuz kaç evde kaç hayal banyodan sonra kurulanmadan kalıyor ve üşütüyor? Sen sevgili okurum, siz bugüne dek kaç hayale hapşırdığı zaman "Çok yaşa!" dediniz? Sen sevgili okurum, siz kendinizden başkasını hiç düşündünüz mü?


bu senin sorun mutluşka
En son kime iyi hissettirdin?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

8 Eylül 2020 Salı

Niyet Labirenti #Öykü

 

- Gerçek olanın varlığına dair şüphe duymaya başladığınız an, artık sizin için her şey sahtedir.

- Peki, gerçek olan nedir?

****

Yaz sona erip güzün gölgesi kapı önüne düştüğünde, birkaç günlüğüne bir Ege kasabasına gitmeye karar verdim. Aslında yanlış bir fiil seçtim yazmak için. "Gitmek" yerine "gelmek" desem daha doğru olabilirdi. Zira şimdi, geldiğim yerde sözcükleri diziyorum. Benim sözcüklerim gibi onlar da biberlerini diziyorlar. Her kasabanın mevsim geçişi başka kokuyor.

***

Haftaiçi ve günün erken saatlerinde deniz kenarını biraz olsun sakin yakalamak mümkün. Güneş yeni yeni yükselirken, ayaklarım suyun içinde ilerlerken, bastığım yerlerde kum afacan bir çocuk gibi koştururken, acaba balıklar bikinimle uyumlu olsun diye sürdüğüm ametist renkli ojeli tırnaklarım için ne düşünüyorlardır? Ben hep böyleyim, kendi fikirlerimle yetinemem! Başkalarının söylediklerini önemserim, hatta bunu kötücül abartıyla "Elalem ne der?" ön yargısına dönüştürdüğüm uzun yıllarım oldu, neredeyse 30'uma kadar! Mezun olduktan sonra hayli zaman işsiz kaldım, tuhaf gelecek ama hiç iş aramadım, arayamadım. Korktum insanların sözlerinden, bakışlarından. Kafamda kurduğum onca olasılıktan kaçtım. "Ne zaman yolunu çizeceksin?" diye sorgulayarak gözlerime bakan anneme ve babama layık olamadığım inancıyla döndüğüm içimde öldüm çoğu kez. Aynı çevrede büyüdüğüm, öğrendiğim, eğlendiğim insanlar iş buldular, yuva kurdular; bense her gün uyudum, her gün uyandım, her gün yemek yedim. Hep aynı mekanda zaman geçirdikten sonra başka bir yere geçtiğinde akıl şaşırıyor ve düşünmeye başlıyor. Aslında sırf bikinime uyumlu olsun diye bu oje rengini seçmemiştim. Yapacak başka hiçbir şey olmadığında yapılacak onca şey bulunabiliyor. Bir ara taşlara merak sarmıştım, ametistin sakinleştirici etkisi olduğunu okuyunca mümkün olan her yerde ametist parçalarıyla gezmeyi alışkanlık haline getirdim. Taşların olmadığı yerlerde de rengini taşıyorum. Bazen sakin olmaya çok ihtiyacı oluyor insanın. 

**

Tuttuğum oda, otelin mutfağına çok yakın. Koku ve gürültü, tatili erişilebilir kılıyor; çünkü konfor arttıkça konaklama ücreti de büyüyor. Ne koku ne de gürültü dert etmeye değer. Onların sayesinde gün erken başlıyor, kahvaltımı çabucak yapıp kendimi dışarı atıyorum. Şu birkaç gün haricinde zaten yeteri kadar betona gömüldüğümden doğayla ne kadar başbaşa kalabilirsem benim için kârdır. Kitabım, kahvem ve kamp sandalyemle yola koyuldum. Bir blogger'ın "görülmesi gereken yerler" başlıklı listesinden not aldığım koya gidecektim. Fotoğraftaki kadar etkileyici olmasını umarak yürüyüşe devam ettim. Kalabalığın uğultusu doğayı baskılamadığında kuşlar çok güzel ötüyordu. 

*

Koya vardığımda yalnız olmak istiyordum, ama benden önce oraya gelen biri vardı. O da bir köşede sakince kitabını okuduğundan rahatsızlık duymadım. Gülümseyip başka bir köşeye de ben geçtim. Sandelyemi açtım, termosumu göze yerleştirdim, kitabımı aldım ve önce bir süre denizin uyanan dalgalarını seyrettim, sonra da ayraç durağından tekneme binip yolculuğumu sürdürdüm. Takriben yirmi dakika sonra koydaşım bana seslendi. Yüzünde yarım karış uzunluğunda kıvırcık beyaz sakalları vardı. Sanıyorum ki 60'tan fazlaydı. Ununu eleyip eleğini asmış birine benzemiyordu.

- Genellikle bu saatte pek kimse olmazdı burada. Tatil için geldiniz sanırım.

- Evet. Birkaç günlük kaçamak. Bir blog yazısında görmüştüm bu koyu.

- Demek bir seven sevgisini paylaşmak istemiş.

- Ya da "Bakın, görün, ben ne güzel yerlerde tatil yapıyorum!" demek istemiştir.

Koydaşım gözlerini kıstı, yüzünü ekşitti. Bir an içim cız etti, acaba seslendiğine pişmanlık duymuş olabilir miydi?

- Yaygın bir yanılgı var, kadınların yaşı sorulmaz diye. Bence yaş, yaşanmışlığın kısaltmasıdır ve aslında yaşanmışlık arttıkça anlam kazanır hayat. 

- Düşünceniz değişik. Aslında beğendim. Yaşımı soruyorsunuz sanırım. 32.

- Yarı ömrümden biraz fazla. Acaba bu fark niyet üzerine birkaç söz söyleyebilmemi olanaklı kılar mı?

- Nasıl yani?

- Bu koydan haberdar olmanızı sağlayan bir yazıdan bahsettiniz ve bu paylaşımı "gösteriş" bağlamında ele aldınız. Merak ediyorum da neden bunun iyi niyetli bir paylaşım olma ihtimalini yok sayıyorsunuz?

Konuşurken gözlerimin içine bakıyordu. Bu tutumu cevaptan kaçınmak için başka bir şeyi görüp konunun rotasını değiştirebilme fırsatımı kökten yok ediyordu. Öylesine açılmış bir televizyon gibi salt ses olsun diye dillendirilmiş bir cevap verdim.

- Bilmem.

- Niyet önemli. Artık dildeki yeri biraz tavan arasına çıksa da X kuşağından değilsiniz neticede, duymuş ve kullanmış olabilirsiniz "pembe gözlüklerle bakmak" öbeğini.

- Tabii ki.

- Bu soyut aparatla aynı anlama gelen bir sözcük daha var: Niyet. Dünyanın her yerinden her gün onca felaket haberi duyuyoruz. Çok uzağa gitmeden, kendi ülkemizden de pek çok örnek var. Çığ, heyelan, sel, deprem, yangın, trafik kazaları, terör olayları, koronavirüs salgını... Bunların hepsini son bir yılda yaşadık. Medya için de bu tür olaylar daha çok haber değeri taşıyor, dolayısıyla bunları bir yandan yaşarken bir yandan da daha yoğunlaştırılmış hallerine haber olarak maruz kalıyoruz. Bu kadar siyah bir tuvalde nefes alabilmek için beyaza ya da renkli boyalara ihtiyacımız var. Bunu da ancak niyetle elde edebiliriz. Hem kişisel niyetimizin iyiliğiyle hem de dışımızdaki bireylerin niyetlerinin iyiliğine dair inançla. Aslında bu tam olarak "pembe gözlüklerle bakmak" demek de değil, çünkü bir aparat yardımıyla olumlu bakışın sürdürülebilirliği mümkün olmaz. Lütfen hayal edin; gözlerinizde böyle bir aparat var, bir omzunuzda kamp sandalyeniz, diğerinde çantanız asılı. Patikada ilerlerken dengenizi sağlayamadınız ve düştünüz. O sırada gözlük de gözünüzden fırladı. Bir anda daha kötü bakan ve başkalarının da kötü baktığını hisseden bir insan mı olacaksınız?

- Tıpkı demin, bahsettiğim gezi yazısını hazırlayan kişiye karşı oluşturduğum ön yargı gibi.

- Evet. Belki onunla da bu koya geldiğinde karşılaşmış olabilirim. Belki yaşamla ilgili konuları sohbetlemiş olabiliriz buna benzer. Belki niyetindeki iyilik hâlini benimle üleşmiştir, ufkumda yeni kapılar aralamıştır. Sonra da deklanşörüne basıp bu güzel koyu fotoğraflarken ben de yarım kalan kitabımı okumaya devam etmişimdir.

- Haklısınız. Neden olmasın. Açıkçası ne işle meşgul olduğunuzu merak ediyorum.

- Pek çok işle meşgulüm. Yılın bu zamanları bu koya gelip kitap okumak da bunlardan biri. Ama siz sanırım mesleğimi soruyorsunuz.

- Evet.

- Felsefe bölümünde öğretim üyesiyim.

- Hmm.

 - Gerçek olanın varlığına dair şüphe duymaya başladığınız an, artık sizin için her şey sahtedir.

- Peki, gerçek olan nedir?

- Gerçek olan niyettir; niyetin iyilik hâlidir.


bu senin sorun mutluşka
Hiç dibe batıp sıçrama yaşadın mı?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

1 Eylül 2020 Salı

Duygu Balıkçısı #Öykü


 

- Deniz böyle dalgalıyken hiç balık tutulabilir mi?

- Bilmem. Balık tutmuyorum, sevdiğim bir adamı anıyorum.

****

Uzun zamandır erken kalkmayı alışkanlık haline getirmiştim. Uzaktan çalışmanın yeni normalle sıradanlaşmasının ardından tek mekânda eş zamanlı çalışma bizim ofis için sona ermişti. Yine birlikte çalışma gerektiren toplantılar yapıyorduk, ama daha çok "günün işleri"ni eritmekten ibaretti işimiz. Kime ne zaman uygunsa o zaman iş zamanıydı. Sonbahar kapıda olsa da yaz sıcakları hâlâ devam ediyordu. Henüz klima alamamıştım eve, nemle birlikte iyice çalışamaz hâle geliyordum. Bu nedenle epeydir gün doğmadan kalkıp işleri yoluna koymaya girişiyordum. Vakitli uyanmak, güzel bir kahvaltı yapıp işi yarılamak, sonra da doğada hafif bir yürüyüşe çıkmak ruhuma çok iyi geliyordu. Bazı arkadaşlarım uzaktan çalışmaya bir türlü alışamasa da ben sevmiştim. Sabah kahvelerini de azaltmış, onun yerine mevsim meyvelerinden şahane lezzetler hazırlamaya başlamıştım. Kahvaltı sırasında bir yandan müziğin sesini açıyor, öte yandan ülkede neler olup bittiğine göz atıyordum. Rutinim bugün de değişmemişti. Kahvaltı, müzik ve haber... "Usta oyuncu hayatını kaybetti." başlığıyla bir haber veriliyordu. Siyah beyaz fotoğrafla karşılaşınca içim cız etti. Onu ilk kez on sekiz sene önce izlediğim Gülbeyaz'da görmüştüm. Seneler sonra mimar ve yazar Aydın Boysan'ın oğlu olduğunu öğrenince şaşırmıştım. Genellikle ölümlerden, patlamalardan, zarardan ve ziyandan bahsederek kara haberlere boğan haber sitesi bu kez iyi bir oyuncunun yitirilişinden söz ediyordu. Haldun Boysan'ı kaybetmiştik.

***

Ulu ağaçların altında yürürken, toprağın yârenliğini üstlenen irili ufaklı taşların sessiz çığlıklarını dinledim. Her ne zaman bir ölüm haberi alsam taşlar dile gelir, bana yaşamın geçiciliğinden ve biricikliğinden dem vurur. Onca lakırtının arasında "Yaşa!" diye bağırırlar hep bir ağızdan. Adeta bir amigonun tribünü dolduran yüzlerce insanı tek ruhta bütünleştirip tek sese dönüştürmesi gibi büyük bir coşku ve heyecanla. Sitedeki haberin ardından bakındığım sosyal ağda Haldun Boysan'ın tutkulu bir Beşiktaş taraftarı olduğunu öğrendim. Aynı takıma taraftar olan insanların onu gönüldaşlıkla uğurlayışlarını gördüm. Çoğu zaman anlayamadığım futbol fanatizmine saygı duyduğum nadir anlardan birini yaşadım. Telefondaki müzik uygulamasında Kazım Koyuncu'yu bulup "Gülbeyaz"ı açtım. 33 yaşında vefat eden Kazım Koyuncu dizinin müziklerini yapmıştı. Bence biraz da onun sayesinde güzelleşmişti Gülbeyaz. Toplumun sevip saydığı biri öldüğünde onunla kesişen ve başka zamanlarda göçüp giden insanları da anıyoruz, iyi ki. Okuduğum kuş cıvıltılarında Gülbeyaz'dan söz eden pek olmasa da Haldun Boysan'ı geniş bir kitleye tanıtan Kurtlar Vadisi'ndeki "Tombalacı Mehmet" rolünü hatırlayan hayli çoktu. Konusu ve içeriği itibariyle beğeneni kadar beğenmeyeni de olan dizinin belki en önemli yanı, başladığı yıllarda ciddi bir tiyatro sanatçısı kadrosuna sahip olmasıydı. Hatırı sayılır bir kısmı ne yazık ki yaşamıyor; Tarık Ünlüoğlu, İstemi Betil, Baykal Saran... Çınarları bir bir geçip denizin sonsuz mavi boşluğuna ulaştığımda derin bir nefes aldım. Yaşadığım hayat için şükrettim ve bu hayatı güzelleştiren sanatçıları saygıyla ve şükranla andım.

**

Denizi bekleyen banklardan birine oturdum. Çantamdan çayımı çıkardım ve tulumun büyüleyici müziğine bıraktım kendimi. Deniz bugün bir tuhaftı. Sabah saatlerinde beklenmeyecek kadar hırçın, kızdırılmış bir çocuk gibiydi. Güneş yavaşça göğe yükselirken mendirekteki adama ilişti gözüm. Tek başına balık tutmaya çalışıyordu. Bu kasabada balıkçılığın müdavimleri vardı, normalde beş on kişi daha olurdu, ama deniz böyle dalgalıyken gelmeyi tercih etmezlerdi. Serde öykücülük var, meraklandım. Kalkıp o tarafa yöneldim. Yaklaştıkça tanıyacağımı düşünürken resim büyüdükçe bilinmezliği arttı. Dalga burada daha sertti, ıslanmak işten değildi. Yıkanan cümlelerim kaybolmadan balıkçıya tutundu.

*

- Deniz böyle dalgalıyken hiç balık tutulabilir mi?

- Bilmem. Balık tutmuyorum, sevdiğim bir adamı anıyorum.

- Anlamadım.

- Haldun Boysan'ı bilir misiniz? Bu gece kalp krizinden öldü.

- Evet, haberi gördüm.

- Onu ilk kez Gülbeyaz'da izlemiştim. Başrol değildi, ama o kadar gerçekçi oynuyordu ki dikkatimi çekmişti. "Oyunculuk" diye bir meslek alanı olduğunu onunla anlamıştım. Sonra hayal kurdum, ben de büyüyünce oyuncu olacaktım. Ne yapmam gerektiğini öğrendim. Çalıştım. Onun da okuduğu okulu kazandım. Bu arada amcam fanatik Beşiktaşlı, Haldun Boysan da öyle. Bu vesileyle birileri aracı oldu da tanıştık. Ekrandan hayran olduğum adam, o kadar yüce gönüllüydü ki hocalık yaptı bana. Yol gösterdi, ufkumu açtı. Bazen bir cümle bile insanın hayatını değiştirebilir. O benim için adeta kitaplar yazdı. Ölüm haberini alınca ne yapacağımı bilemedim. Denize bakakaldım, o sırada Gülbeyaz düştü aklıma. Kaldığım pansiyonun sahibinden olta takımı istedim. Hiç de bilmem balık tutmayı. Ama dedim ya amacım balık tutmak değil, sevdiğim bir adamı anmak. Onu ilk kez gördüğüm Gülbeyaz'ı düşünerek, bu mavi suların ona dokunduğunu düşleyerek acıya karşı koymaya çalışıyorum.

Gözlerinden akan yaşlara denizin tuzlu suyu karışırken omzuna dokunup başsağlığı diledim ve oradan ayrıldım. Nasıl diyordu Sait Faik, "Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey."

Not: Bu öykü baştan aşağıya kurmaca. Bir sanatçının seyircisinde böyle bir iz bırakarak onu bir öyküye sürükleyebilmesi ne güzel değil mi? 62 yaşında vefat eden Haldun Boysan'ı saygıyla ve şükranla anıyorum.

 


bu senin sorun mutluşka
Geçmiş diziler içinde seni en çok etkileyen hangisi?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<