14 Haziran 2021 Pazartesi

Yirmi Dördüncü Pazartesi #Haftalık

 

Dünya ile insanın kafasındaki dünya arasında bazen çakışma olsa da çoğu zaman bu iki evrenin birbirinden haberdar olmadığını düşünüyorum. Adamlar'ın bir şarkısında da geçtiği gibi "koca, yaşlı, şişko dünya" ona belki minik bir nokta kadar etkisi olan insandan habersiz, insan da dünyanın büyüklüğünü gözden kaçırarak her şeyi salt kendi yaşıyor sanıyor. Geçenlerde biriyle konuştum ve aslında bu iki kişinin karşılıklı konuşmasından ziyade bir kişinin kendi kendine söylediklerini başkasının da duyması şeklindeydi. "Ben bozuk muyum?" diye sordu. Bugüne kadar içsel sıkıntılarımda bunu hiç söylemedim ve söylemeyi de düşünmemiştim, ama bu evrende böyle düşünen en az biri varmış. Dilerim herkes daha iyi hâle gelir. Zannediyorum ki hiçbirimiz "tam" veya "tamam" değiliz.

****

Ağır bir başlangıçtan sonra, klasik sözlerime döneyim. Senenin yirmi dördüncü pazartesi günündeyiz ve geçen haftayı düşündüğümde "farklı" diyebileceğim hiçbir şeyin olmadığını görüyorum. Son günlerde "Arkadaşım Hoşgeldin"i izlemeye başladım. (Doğrusunun "hoş geldin" olduğunu biliyorum.). Hem ses oluyor hem de yüzümü güldürebilen az şeyden biri. Burada "Ahhhğğğrrrr! Yüzüm gülmüyoğğğğrrrr!" demiyorum. Her şeye gülebilen kişilerden değilim... Üç noktanın berisindeki ifade "Ben sadece belgesel seyrederim." demek gibi bir cümle oldu, ama neyse ki burada birçok dizi ve filmden de söz ettim.

***

"Tutku" kavramına takılıyorum. Bir tutkum olmamasından veya onu tanımlayıp baş köşeye koymadığım için rahatsızlık duyuyorum. Geçmişten bugüne geçen süreci düşündüğümde bir şey üretmek pek âlâ benim tutkum olabilir. Ağacı keseyim de sandalye yapayım, benzeri bir üretimden söz etmiyorum. Demeye çalıştığım daha genel; zihnim öyle çalışıyor. Sanat mesela. Tasarım. Müzik, grafik vb. Göze yakın olunca gönle de yakın oluyor bazı şeyler. Enstrümanı yakın tutmak lazım. Bu arada, bu yazıda ne kadar çok "şey" dedim.

**

Tartıya bakılırsa, vücudum kariyerindeki önlenemez yükselişini sürdürüyor. Midem mi büyüdü ne; sabah ile akşam arasında bu kadar acıkmazdım.

*

Sadece belgesel izlemem, ama belgesel de izlerim. Geçen hafta sekiz bölümlük "The Nineties" belgesel dizisine baktım. "Doksanlar" olarak çevrilen dizi, Amerika özelinde kurgulanmış olsa da aslında birçok noktada küresel etkisi olan gelişmeleri işlediğini yadsıyamayız. Mesela neler var? Televizyon dizileri ve programları, müzik, suç dosyaları ve toplumun tepkileri, başkanlık seçimleri, soğuk savaş, bilgisayarların ve internet teknolojisinin gelişmesi, emojilerin icadı, e-ticaretin ortaya çıkması, saldırılar, cinsel yönelimler, eşitsizlik... Kişisel ilgilerime göre bazı bölümler uzun veya sıkıcı gelirken bazılarınınsa su gibi aktığını söyleyebilirim. Epey not aldım, birini söyleyeyim: 2000 senesinin dijital dünya için önemli bir eşik olduğunu biliyor muydun? Bilgisayar yazılımları 2000 öncesinde (belki hâlâ böyledir) tarihleri iki haneli olarak ele alırmış. Örneğin 1997'yi "97" olarak düşünürmüş. Hâl böyle olunca 2000 yılı geldiğinde 99'dan 00'a ani bir düşüş yaşanacak ve böylece her şey alt üst olacakmış. Yani öyle varsayılmış veya bu konuda yoğun çaba sarf edilmese öyle olabilirmiş. Örneğin, 1975 senesinde doğan biri bilgisayarın hesaplamasına göre 1999'da 24 yaşındayken 2000 senesinde -75 yaşında diye hesaplanacakmış. Bunu bankacılık da dâhil olmak üzere her sisteme göre uyarlayarak düşünebilirsin. Serinin başka on yıllık versiyonları da var.

 


bu senin sorun mutluşka
Neye tutkulusun?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder