30 Ocak 2020 Perşembe

Dördüncü Hafta Nasıl Geçti? #Film


Canım mutluşka. 2020'nin bir haftasını daha ardımızda bıraktık ve ben son yıllarımı sanki yaşamıyormuşum gibi hissediyorum. Ama yine de notları biriktirerek yaşadığımı anlamaya gayret ediyorum. Zaten yaşam da böyle bir şey. 😇 Nedense onu abartma eğiliminde olan insanlar var; ben de onlardan biriyim.
****
Bu hafta hiç kitap okumadım. Oysa üç haftada üç kitap okuyarak güzel bir ritim yakalamıştım. Sağlık olsun ki ona da bu ara pek ihtiyacım var.
***
#FİLM: Bu hafta on film izledim. Çoğunluğu çizgi sinema. Hayal dünyasının bu halini seviyorum. Acaba animasyonlar nasıl hazırlanıyor? Biraz araştırsam çok basit de olsa bazı işler ortaya çıkarabilir miyim? Neyse, bu hevesi bir kenera koyalım ve izlediğim filmlerden bahsetmeye başlayayım. Gerçek dünyanın insanlarını ve maceralarını ikinci kısma bırakıyorum.

Ernest ve Célestine (Ernest et Célestine)
Yönetmen: Stéphene Aubier, Vincent Patar, Benjamin Renner; Senaryo: Daniel Pennac, Gabrielle Vincent
Fransa, 2012, 80 Dakika
Puanım; 5/5

Ayı ne kadar fazla çizgi filmde karşımıza çıkıyor, değil mi? Ayı Yogi, Maşa ile Koca Ayı, Winnie the Pooh... Bu filmin başrollerini bir ayı (Ernest) ile fare (Célestine) paylaşıyor. İzlerken, sanki bir sulu boya ressamının kâğıdı başında, dizlerimizin üzerine çektiğimiz battaniyenin sıcaklığından filmin gönle değen sıcaklığına geçiyoruz. Ayıların dünyası ve farelerin dünyası. Birbirine düşman bu iki dünya, bir ayı ve fare sayesinde nasıl kesişebilir?

Kahraman İkili (Free Birds)
Yönetmen: Jimmy Hayward; Senaryo: Scott Mosier, Jimmy Hayward, David I. Stern, John J. Strauss
ABD, 2013, 91 Dakika
Puanım; 3/5

İki hindi bir zaman makinesine binerse hangi tarihe gitmek ister? 1621 yılının Şükran Günü yemeğinde hindinin ilk kez ana yemek olduğunu söylesem bir fikir vermiş olabilir miyim?

Komşum Totoro (Tonari no Totoro)
Yönetmen: Hayao Miyazaki; Senaryo: Hayao Miyazaki
Japonya, 1988, 86 Dakika
Puanım; 4/5

Masal tadında bir film. Yumuşak çizgiler, pastel renkler. Uzakdoğudan samimi bir hikâye. Anneleri hasta iki kız çocuğu, babalarıyla birlikte yeni bir eve taşınırlar. Fakat taşındıkları evde onları bekleyen bir sürpriz vardır. Evin dışında, ağaçların arasında ise çok daha büyük bir sürpriz! Pofuduk bir sürpriz.

Oyunbozan Ralph (Wreck-It Ralph)
Yönetmen: Rich Moore; Senaryo: Rich Moore,Phil Johnston, Jim Reardon
ABD, 2012, 101 Dakika
Puanım; 4/5

Oyunlar, telefon ve tablet ekranlarına hapsolmadan önce bu tür oyunların oynandığı oyun salonları vardı. (Biliyorum hâlâ az da olsa var; ama oyunlar artık evin içinde.) Bu mekânlardaki dijital oyun makineleri, tıpkı lunapark oyuncakları gibi jetonla işlerdi. Filmin baş karakteri Ralph de böyle bir oyun makinesinde çalışıyor. Evet evet, çalışıyor. Seyirci bir anda kendini oyun ekranının öte tarafında buluyor. Sırf bu bakış açısını kazandırdığı için de filmi sevebilirim. Ve tabii ki daha fazlası var.  


Sevimli Canavarlar (Monsters, Inc.)
Yönetmen: David Silverman, Pete Docter; Senaryo: Pete Docter, Jill Culton, Jeff Pidgeon, Ralph Eggleston
ABD, 2001, 92 Dakika
Puanım; 5/5

Ağlayan bir çocuğu susturmaya çalışmayanlar bunun ne kadar zor bir iş olduğunu yeterince bilmez. Peki, korkan bir çocuğun çığlığının enerjiye dönüşmesi fikri kulağa nasıl geliyor? Canavarların çalıştığı böyle bir fabrika olduğunu söylesem... Dünyanın her ülkesine açılan milyonlarca kapı... Canavarlar Dünyası'nda hayatın sürmesi için çocuk çığlığına ihtiyaç varken bir çocuğun onların ortamına girmesiyse büyük bir tehdit!


Robinson Ailesi (Meet the Robinsons)
Yönetmen: Stephen J. Anderson; Senaryo: Stephen J. Anderson, Jon Bernstein, Michelle Bochner Spitz, Don Hall, Nathan Greno, Aurian Redson, Joseph Mateo
ABD, 2007, 95 Dakika
Puanım; 3/5

Annesi tarafından çocuk yuvasına bırakılan Lewis adındaki bir çocuk, bilime meraklı, neredeyse bir dâhidir. Hiç görmediği annesini görebilmek için bir hafıza tarayıcısı geliştirmeye karar verir ve bunu bilim fuarında gösterir. Ancak cihaz çalışmaz. Bu sırada olanlar olur ve Lewis zaman makinesiyle bilimin çığır açtığı bir zamana gelir. Robinson ailesiyleyse geldiği bu şehirde karşılaşır. Zaman içinde kayan, her şeyin birbirine etki ettiğini örnekleyen güzel bir hikâye.  
**
#FİLM: Film listesinin ikinci kısmında bilgisayar ortamında tasarlanmış karakterlerin değil, gerçek insanların hayatlarından bahsedeceğim. İlk film, "Elvis&Nixon".

Elvis&Nixon (Elvis&Nixon)
Yönetmen: Liza Johnson; Senaryo: Joey Sagal, Hanala Sagal, Cary Elwes 
ABD, 2016, 86 Dakika
Puanım; 4/5

Dünya müzik tarihinin ikonik isimlerinden biri olan Elvis Presley, 42 yıllık yaşamına pek çok şarkı ve film sığdırdı. "Kral" olarak anılıyor. Elbette yüzlerce hatırası var. Bunlardan biriniyse 21 Aralık 1970'te dönemin ABD Başkanı Richard Nixon ile yaşayan Elvis, onunla Beyaz Saray'da görüşmüş. Bu iddia 2013 yılında dile getirilmiş ve arşivde ikilinin siyah beyaz bir fotoğrafı da ortaya çıkmış. Amerika'yı korumak için serbest gizli ajan olmak isteyen Elvis'in Başkan'la görüşmesi ve bu odakta yaşanan gelişmeler mizahi bir bakış açısıyla anlatılıyor.

Jane Austen Kitap Kulübü (The Jean Austen Book Club)
Yönetmen: Robin Swicord; Senaryo: Robin Swicord
ABD, 2007, 106 Dakika
Puanım; 4/5

Bir kitap uyarlaması. Üstelik kitaplar hakkında. Beş kadın ve bir erkek, biraz da tesadüfi olarak bir kitap kulübü kurmaya ve burada Jane Austen kitapları okumaya karar verirler. Kitap tartışmaları üzerinden karakterlerin hayatlarındaki değişimleri de izleriz. Film, yazarın kitapları okunduktan sonra izlenirse daha çok şey ifade edebilir. Ama benim gibi yazarın kitaplarını okumamış kitapseverler için de ilgi çekici olabilir.

Annie Hall (Annie Hall)
Yönetmen: Woody Allen; Senaryo: Woody Allen, Marshall Brickman
ABD, 1977, 93 Dakika
Puanım; 4/5

Arızalı karakterleri seviyorum. Alvy Singer adındaki komedyen de öyle biri. Onun kendiyle, toplumla ve duygularla mücadelesi. Ve elbette Annie Hall adındaki kadına olan aşkı. Aslında "aşk" deyip geçmek de kolay değil, çünkü filmde bu da tartışılıyor. Alvy'nin içinde yaşadığı olayı bırakıp seyirciyle sohbet ettiği bölümler, seyirci için "film etkisi"ni azaltan ama deneyim olarak özgünleştirip zenginleştiren bir yaklaşım.

Yerçekimi (Gravity)
Yönetmen: Alfonso Cuaron; Senaryo: Alfonso Cuaron, Jonas Cuaron
ABD, 2013, 91 Dakika
Puanım; 4/5

Uzay. Sırları hâlâ araştırılan koca bir boşluk. Edebiyatın da sinemanın da sevdiği bir konu. Bu alanda hem teorik bilgim zayıf hem de okuma/izleme kültürüm. O nedenle puanım daha çok müthiş görselliğe. Muhtemelen çok daha iyi filmler vardır; ancak bunun da kötü olmadığını düşünüyorum.
*
Bakalım yeni hafta neler getirecek...



bu:senin)sorun(mutluşka: 
Hayatta en önemli şey nedir?

Neşeli sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

27 Ocak 2020 Pazartesi

Mutlu Yıllar Bana, Yo Yo Bize

 

Canım mutluşka. Burada sen ve ben birlikte varız. Mutlu Anlar Koleksiyoncusu bugün ikinci yaşını kutluyorsa bunda senin yazdığın yorumlar da etkili. Ürettiğim içerikler senin sayende zenginleşti. Söylediklerinle bakış açımı genişlettin. Beni heveslendirdin ve heyecanlandırdın. Sağ ol, var ol.
****
İki senede 131 içerik hazırladım. Tıpkı kafam ve hayatım gibi burası da karman çorman bir yer oldu. Filmler, kitaplar, dergiler, şarkılar, insanlar sözünü ettiğim konulardan. Kurmaca yazmaya da çalıştım. Blog mahallemizin olmazsa olmazı meydan okuma ve mim'lere de katıldım. Bu süreçte nice blogger'ı okuma şansına eriştim. Ne mutlu ki yayınlarıma yorumlar da geldi.
***
Yazmak beni çok heyecanlandırıyor. Sözcüklere bırakıyorum kendimi. Harflerin denizinde bir yelkenlide yol aldığımı hissediyorum. Yavaş. Kokulu. Umutlu. Mutlu. İçim en çok kurmacalarda kıpır kıpır oluyor; çünkü cümlelerin beni nereye taşıyacaklarını hiçbir zaman bilmiyorum. Yazabilmek çok güzel; birilerinin bunu okuması ve bununla ilgili konuşmasıysa müthiş... Diğer ağlar gibi değil burası, nispeten yavaş ve karşındakine verdiğin değer görece fazla. Adeta Internet âleminin koruma bölgesi. Soyu tükenmekte olan pandalarla bir akrabalığımız olabilir.
**
Uykum var. Biraz hastayım, bitkinim. Ama yıl dönümü için birkaç şey söylemek istedim. Fark etmiş olabilirsin. Bundan önceki üç paragrafın ortak noktası, yazılara yapılan yorumlardı. Bunu önemsiyorum ve yorum yazanların verdiği değer için kendimi şanslı görüyorum. Yukarıdaki resimlemeyi bir yaş pasta olarak düşündüm. İki mumu var. Bu blogu oluşturan ve yazan kişi olarak birini ben üfleyeyim; diğerini de buranın ruhunu çoğaltan sen üfle, olur mu?
*
Doğum günümüz kutlu olsun! 😊


bu:senin)sorun(mutluşka:
Beni tek sözcük ile anlatmanı istesem bu sözcük ne olurdu? 

Neşeli sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

25 Ocak 2020 Cumartesi

Depreme Neden Hazır Değilim? #Deneme

 

Hakkında konuşmak istediğim konu, deprem.
****
Depremle ilgili mutlu eden bir gelişme ne olabilir? Mesela enkaz altından birinin kurtarılması. Gerisi hüzündür, korkudur, kaygıdır.
***
Türkiye bir deprem ülkesi. Memleketin altından fay hatları geçiyor.  Hep olası İstanbul depreminden bahseden yayınlar yapılsa da son büyük deprem de gösteriyor ki bu acı ihtimal sadece İstanbul'da söz konusu değil. Pek çoğumuz sürekli adreslerimizde ya da seyahatlerimizde veya tatillerimizde deprem riski ile karşı karşıyayız. Soruyorum; depreme hazır mıyız?
**
Dürüstçe söylüyorum; depreme hazır değilim. Bir deprem çantam yok. Deprem anında nasıl davranmam gerektiğine dair bilgim yetersiz. Mobilyaların yerleşimi konusunda da hatalarım var. Eve en yakın "acil durum toplanma alanı"nın neresi olduğunu bilmiyorum. Aslında birçok kez deprem yaşadım; öyleyse neden depreme hazır değilim? 
*
Elazığ'da şiddetli bir deprem meydana geldi. Çevre illerden de hissedilen depremde, canını kaybeden vatandaşlarımız olduğu gibi çok sayıda yaralımız da var. Deprem, yaşadığımız Dünya'nın gerçeği. Türkiye de etkin fay hatlarının üzerinde. Bunun bilincine vararak olası depremlere hazır olmalıyız. Binlerce insanımızı yitirdiğimiz depremlerden bazılarını durumun ciddiyetini hatırlatmak için yazıyorum: Erzincan/1939, Tokat/1942, Samsun/1943, Muş/1966, Van/1976, Kocaeli/1999. Binlerce kişi; saygıyla anıyorum.


bu:senin)sorun(mutluşka: 
Hiç deprem yaşadın mı?

Neşeli sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

22 Ocak 2020 Çarşamba

Üçüncü Hafta Nasıl Geçti? #Kitap #Film


Merhaba sevgili mutluşka. 😊 Haftalık değerlendirme yazılarının üçüncüsüne geldim; galiba bir ritmi yakalamak üzereyim.
****
Bu hafta okuduğum kitaptan ve izlediğim filmlerden söz etmeden önce, Hayrettin Karaca'yı anmak istiyorum. Namı diğer Toprak Dede, bu ülke için çok önemli işlere imza attı. Bunun en büyük marka karşılığı ise TEMA'dır. Vefatı büyük bir kayıp olmakla birlikte, yetiştirdiği ve etkilediği insanlarla ölümsüzlüğü yakaladığına inanıyorum. Saygıyla ve hayranlıkla anıyorum. 😥
***
#KİTAP: Bu hafta bir kitap okudum. Internet dünyasının, özellikle de Instagram âleminin "Oyuncu Anne" olarak tanıdığı Şermin Çarkacı'nın kaleminden. Çocuklara ve yetişkinlere yönelik yayınlar hazırlayan yazarın okuduğum ikinci kitabı "Ev Yapımı Sihirli Değnek: Denenmiş Mutluluk Tarifleri" oldu ve okumaktan büyük keyif aldım. Dil güzel, anlatılanlar güzel. Aslında bunu birçok yazarın kitabı için söyleyebiliriz. Ancak Elma Yayınevi'nden çıkan "Ev Yapımı Sihirli Değnek" için "kitap güzel" demek de mümkün. Kullanılan kâğıttan baskı kalitesine, sayfa düzeninden resimlere, metinler arası notlardan öz geçmiş yazımına dek pek çok katmanla oldukça iyi olan kitap kütüphanede durmaya, arada sırada çaya ve kahveye eşlik etmeye değer türden. "Ev Yapımı Sihirli Değnek", aslında benim de bu blogda odaklanmak istediğim "mutluluk" duygusu üzerine kurulmuş ve bunu birçok açıdan ele alıyor.
(Ev Yapımı Sihirli Değnek, Şermin Çarkacı, Elma Yayınevi, 2016)
**
#FİLM: Bu hafta altı film izledim. Sanırım son birkaç yılın en yoğun film izlediğim dönemini geçiriyorum. Sene başından itibaren izlediğim film sayısı 14 oldu. Haftanın ilk filmi "Sürücü". Hırsızlık gibi birtakım suç işlerinde mekânın kapısında bekleyen şoför olur ya filmin ana karakteri de işte o arkadaş. Arabalardan gayet iyi anlayan, sanayi işlerine bakan, aynı zamanda filmlerin araba sahnelerinde dublör olarak görev alan sürücü, bir iş kolu olarak da suç şoförlüğü yapar. Son derece ilkeli bir suç şoförü olan kahramanımız, taşındığı apartmanda kurduğu komşuluk ilişkisi dolayısıyla kendini, bulaşmayı hiç istemediği bir yumağın içinde bulur. İzlemeyi düşünenler için, şiddet sahnelerinde başımı çevirdiğimi söyleyebilirim. Haftanın ikinci filmi "Çarpık Evdeki Cesetler", bir Agatha Christie uyarlaması. Seçilen mekânlar ve kamera açılarıyla göze hitap eden bir film. Büyük bir ev. Birbiriyle ilişkisiz geniş bir aile; kardeşler, çocuklar, torunlar... Öldürüldüğünden şüphe duyulan bir milyarder. Soruşturma için davet edilen bir dedektif. Miras; beklenti ve hayal kırıklıkları. Acaba katil kim? Haftanın üçüncü filmi Türkiye'den, "Chef". Bekir Aksoy'un başrolünde oynadığı filmde, bankada şef olarak çalışan Hüsnü Şen (Aksoy) ve ailesinin hayatını izliyoruz. Hüsnü'nün takıntı halindeki araba alma isteği yer yer boğucu gelse de kendini izlettirmeyi başarıyor. Karakterin genel havası da ağızda dağılan bir un kurabiyesi tadında değil; ancak Bekir Aksoy'un bu absürt karakterdeki performansını sevdim. "Chef," gerçekler ve hayaller arasında sıkışmış hayatları anlatıyor; ama anlatma yeterliliği elbette tartışılır.  Dördüncü film, yeni bin yılın başından; "Tavuklar Firarda". Bir tavuk çiftliğinde tutulan tavuklar özgürlüğe ulaşmak isterler ve bunun için çeşitli denemelere girişirler. Sonra bir gün yanlışlıkla aralarına katılan bir tavuğun onlara uçmayı öğretmesi için umutlanırlar. Bu arada çiftliğin sahibi işleri büyütmek için teknoloji yatırımları yapar ve bu da tavuklar için tehlike çanlarının daha sert çalmasının habercisidir. Acaba tavuklar hayallerini gerçekleştirip bulundukları esaretten kurtulabilecek mi? İyi ama tavuklar uçabilir mi?! Hayvanları konuşturmak, benim için büyüden farksız; belki bu nedenle animasyonları seviyorum. Haftanın beşinci filmi, 1960'ta uzaya gönderilen iki köpeği konu ediniyor ve elbette gerçekte olmayan gelişmelere ve konuşmalara tanık oluyoruz; iyi ki! "Astronot Köpekler", Türkçe seslendirme ile izlediğim bir film. Köpeği Rus aksanıyla Türkçe konuşturmak başta biraz yadırgasam da iyi bir tercih olmuş. Haftanın son filmi yine bir animasyon. Çocukluk döneminin en çok bilinen hikâyelerinden biri; "Pinokyo". Çeşitli göndermeleri olan bir film. Mesela Pinokyo, okulu gördüğünde öğrencilerin neden hareketsiz bir şekilde dersi dinlediklerini ve teneffüs zili çaldığında neden çok mutlu olduklarını sorgular.
Sürücü (Drive)
Yönetmen: Nicolas Winding Refn; Senaryo: Hossein Amini
ABD, 2011, 100 Dakika
Puanım; 3/5

Çarpık Evdeki Cesetler (Crooked House)
Yönetmen: Gilles Paquet-Brenner; Senaryo: Julian Fellowes, Tim Rose Price.
İngiltere, 2017, 115 Dakika
Puanım; 4/5

Chef
Yönetmen: Mehmet Gün; Senaryo: Hakan Yakıcı
Türkiye, 2018, 98 Dakika
Puanım; 2/5

Tavuklar Firarda (Chicken Run)
Yönetmen: Peter Lord, Nick Park; Senaryo: Peter Lord, Nick Park, Karey Kirkpatrick
ABD, 2000, 84 Dakika
Puanım; 3/5

Astronot Köpekler (Zvyozdniye Sobaki: Belka i Strelka)
Yönetmen: Inna Evlannikova, Svyatoslav Ushakov; Senaryo: John Chua, Alexander Talal
Rusya, 2010, 85 Dakika
Puanım; 3/5

Pinokyo (Pinocchio)
Yönetmen: Enzo D'alo; Senaryo: Enzo D'alo, Umberto Marino
İtalya, 2012, 75 Dakika
Puanım; 4/5
*
Zaman geçer; iyi veya kötü. Ama geçen zamana tanık olabilmek ne büyük şans; yaşıyor olmaya içten ve koca bir şükür.



bu:senin)sorun(mutluşka: 
Senin mutlu olmak için tarifin ne?

Neşeli sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

18 Ocak 2020 Cumartesi

Bir Kaplumbağa Neden Türkçe Konuşur? #Öykü


Soğuk kış günlerinde poşette kalmış yalnız pirinçleri anaçlıkla saran lahanalar, mevsimi geçmiş salatalıkla yapılan cacıkla birlikte öylesine bir kargaşa ve temaşayla boğazımdan kayarak mideme indi ki han yolcularından ziyade hane sahipleri gibi oturup kaldılar içimde. Çıkıp yürümek, biraz olsun rahatlamak istedim.
****
Kaldırımları parke taşlarıyla döşüyorlardı eskiden. Şimdi kalıba beton döküyorlar, sonra da ızgarayla bastırıp 'kaldırım deseni' yapıyorlar. Eskisi gibi, ama değil. Kimse de umursamıyor, muhtemelen fark etmiyorlar bile. Hızla geçiyorlar, haşırt diye yırtıyorlar zamanı.
***
Kaldırımın orta yerindeki direğe yaslanırken (bir kaldırıma neden direk konduğunu sorgulamadım. çünkü kaldırımlar yaya yolları olmaktan öte birer vitrindir. aydınlatma ve telefon direkleri, duraklar, çöp kutuları, internet panoları, masalar, sandalyeler ve reklam tabelalarının sergilendiği bu vitrinler fırsat buldukça insanlara da hizmet eder) bir kaplumbağanın, çöp kutusunun ayaklarına sürtünerek gelmekte olduğunu gördüm. Hayvan fotoğrafları çekmeyi seviyordum. Kaplumbağanın çöp kutusuyla birlikte fotoğrafını çekmek için eğildim, böylece biraz da eleştirel bir fotoğraf olabilirdi. Anı saptamak üzere ekrana dokunduğumda başım döndü, elim titredi, telefonu düşmekten son anda kurtardım. Dünya durdu. Bir kaplumbağa Türkçe konuşabilir miydi? Tabii ki takıldığım kısım Türkçe konuşması değildi, bir kaplumbağanın bir dili konuşması tuhaftı, gerçi Kaplumbağaca gibi bir dil elbette olabilirdi, ama bunu nasıl bilebilirdim. Nereden gelip nereye gittiği hakkında hiçbir fikrimin olmadığı bu kaplumbağa, halimi hatrımı sorduktan sonra benimle dertleşmek istediğini söyleyerek söze başladı. "Kaldırımları parke taşlarıyla döşüyorlardı eskiden. Şimdi kalıba beton döküyorlar, sonra da ızgarayla bastırıp 'kaldırım deseni' yapıyorlar. Eskisi gibi ama değil. Kimse de umursamıyor, muhtemelen fark etmiyorlar bile. Hızla geçiyorlar, haşırt diye yırtıyorlar zamanı." dedi. Donup kaldım. Ellerim buz tuttu. Bir kaplumbağa ile aynı şeyleri düşünüyor olabilir miydik? Bir rüyada olmalıydım. Ağır ve karanlık bir kabustu bu. Samanlıkta iğne arar gibi içimde bir yerde sesimi aradım ve tekrar yalnızlaşan pirinç tanelerinin arasında buldum. Kekeleyerek bir "Neden?" savurdum. "Neden mi? Neden olacak, parke taşları arasında çıkan otları yiyordum, artık karnımı doyurmak için epey yol almam gerekiyor." diye cevap verdi.
**
Göz bebeğimi saran et parçası ani bir hareketle açıldı ve salonun çiğ beyaz ışığı bütün karanlığımı paramparça etti. Bedenim hâlâ uyanmadığından kapıya neredeyse sürünerek gittim. Çelik bariyeri açtığımda, elinde bir kutuyla bekleyen sevgilimi gördüm. "Sürpriz! Sana su kaplumbağası aldım. Hayatına renk getirecek!" Bu kabusun daha fazla devam etmesine izin veremezdim. Kapıyı sert bir şekilde sevgilimin yüzüne çarptım. Bir kaplumbağayla daha Türkçe konuşamazdım. Evet, onunla başka bir dilde de konuşmaya hazır değildim.  
*
Eşlerin yarıştığı bir televizyon programında aşk hikâyemizi anlatan sevgilim, su kaplumbağası getirdiği ve benim de kapıyı yüzüne kapattığım o gün, aslında evlenme teklifi etmeyi düşündüğünü, evlendiğimizden bir yıl sonra, yani bugün itiraf etti. Bir kabus bizim ayrılmamıza neden oldu ve ben onsuz geçen on sekiz ayda neler yaşadığımı ona asla anlatamam.


bu:senin)sorun(mutluşka: 
Hayatta en büyük pişmanlığın nedir?

Neşeli sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

15 Ocak 2020 Çarşamba

İkinci Hafta Nasıl Geçti? #Kitap #Film #MutluAnlar


Hoşça kal 2020'nin ikinci haftası; sen de diğerleri gibi gittin, hatta bittin.
****
İki haftada iki kitap, sekiz film. Seneye iyi başladığımı söyleyebilirim, dilerim devamı gelir. İzlenmeyi bekleyen onca film, okunmayı bekleyen onca kitap ve dergi, dinlenmeyi bekleyen onca albüm... İşleri güçleri yok da beni bekliyorlar; durup dururken kendini beğenmişlik yapıyorum ya da kendimi beğenmişlik yapıyorum, olacak şey değil.
***
#KİTAP: Bu hafta bir kitap okudum. Hakan Bıçakcı'nın romanı; "Uyku Sersemi". Yazarla ilk defa buluşuyoruz, okumayı sevdim. Kitap üç ana bölümden oluşuyor, toplam yirmi beş dilim var. Anlatım güzelliğiyle birlikte bu açıdan da okunması zevkli ve rahat bir kitap. İstanbul'un zamana meydan okuyan pastaneleri, sinemaları, pasajları, kitapçıları... Bütün bunlara yer veren bir şehir rehberi hazırlamaya koyulan Kahraman Kara adında genç bir yazarın kendi, çevresi ve İstanbul ile ilişkisini ele alan Uyku Sersemi'nde, okuduğum kitaplarda pek rastlamadığım bir anlatım tekniği gördüm. Bir dilim öylece geçilemiyor, bahsedilen bazı şeyler ilerleyen sayfalarda da okurun karşısına sıklıkla çıkıyor. Bu bazen bir vinç, bazen bir komşu tabağı oluyor. Böylece yazıda akarken bir kenara savrulup yitip gitmek mümkün değil, zihin dağılmıyor, sürekli bağlantı halinde kalınıyor. Peki, böyle bir şehir rehberinde yıllarca ayakta kalabilen kaç işletme bulunabilir? Üstelik bu şehir İstanbul ise! Uyku Sersemi, kaybolmakta olan bir şehri, bugünün gerçeklikleriyle irdeleyen bir roman.
(Uyku Sersemi, Hakan Bıçakcı, İletişim Yayınları, 2017)
**
#FİLM: Bu hafta dört film izledim. İlki, "Çiçero". Başrollerinde Erdal Beşikçioğlu ve Burcu Biricik oynuyor. Görmesem birlikte hayal etmeyeceğim bir kompozisyon olmasına rağmen gayet iyi bir çiftti. Zaten iki oyuncu da bireysel olarak şahane performanslar sergiliyor. İlyas Bazna (Beşikçioğlu) ya da "Çiçero" lakabıyla bilinen casusun yaşamı üzerinden II. Dünya Savaşı'na doğru Türkiye ve dünyanın halinden bir kesit sunan filmin sonunda seyirci bir sürprizle karşılaşıyor. Ne olduğunu söylemeyeyim. Haftanın ikinci filmi bir animasyon; "Zootropolis: Hayvanlar Şehri". "Pes etme, başarabilirsin." temalı filmin başrollerini bir tavşan ve bir tilki üstleniyor. Çocukluğundan beri polis olmayı hayal eden tavşan, her şeye rağmen bunu başarır ve görev yerine atanır. Biriminin en küçük üyesi olan tavşana amiri de pek yüz vermez ve onu trafikte ceza yazmak üzere görevlendirir. Polis tavşan bu sırada tilkiyle karşılaşır ve kurdukları ilişki zaman içerisinde başka bir hâl alır. Peki, şehirdeki birçok hayvan neden kayboldu? Acaba şehir tehdit altında mı? (Not: Tembel hayvan sahneleri çok tatlıydı!) Haftanın üçüncü filmi epey eski tarihli bir yapım; "Maske". Jim Carrey'nin canlandırdığı Stanley Ipkiss bir gün denizde bir maske bulur ve bu maskeyi yüzüne geçirdiği zaman yeşil yüzlü, çatlak bir süper kahramana dönüşür. Maske, bilgisayar efektlerinin yoğun ve abartılı kullanıldığı bir film; fakat buna rağmen gözle görülen gerçek dışılık kendini seyrettirmeyi başarıyor. Film, hem fantastik hem suç hem de romantik unsurlar içeriyor. Bu hafta, izlemekten en çok keyif aldığım yapımdı. Haftanın dördüncü ve son filmiyse "Yok Artık". Öyle bir film ki yıldızlar karması gibi: Erkan Kolçak Köstendil, Şebnem Bozoklu, Demet Evgar, Necip Memili, Serkan Keskin, Algı Eke, Çağlar Çorumlu...  Elindeki bastonuyla meddahlık geleneğine selam duran taksi şoförü Fikret'in (Köstendil), başından geçen bir günü dört farklı hikayeyle anlatmasıyla aslında dört farklı bölümden oluşan film, sürekli "yok artık" dedirtiyor ve sanırım bu nedenle iyi oyuncuların iyi oyunculukları olsa da beklentimin oldukça altında kalıyor.

Çiçero
Yönetmen: Serdar Akar; Senaryo: Gürkan Tanyaş
Türkiye, 2019, 126 Dakika
Puanım; 3/5

Zootropolis: Hayvanlar Şehri (Zootopia)
Yönetmen: Byron Howard, Rich Moore; Senaryo: Jared Bush, Phil Johnston
ABD, 2016, 108 Dakika
Puanım; 3/5

Maske (The Mask)
Yönetmen: Chuck Russell; Senaryo: Michael Fallon, Mark Verheiden
ABD, 1994, 101 Dakika
Puanım; 4/5

Yok Artık!
Yönetmen: Caner Özyurtlu; Senaryo: Serkan Altuniğne
Türkiye, 2015, 99 Dakika
Puanım; 2/5

*
#MUTLU ANLAR: Bir görme engelliyle birlikte hiç sokakta yürüdün mü mutluşka? Bu hafta böyle bir deneyimim oldu ve bu kısa yürüyüşün hayatıma değer kattığını hissediyorum. Elbette gözleri görmeyen birini bu kadarlık bir süreçte tam anlamıyla anlayamam; ancak empatinin kapısını araladığıma inanıyorum. Daha önce de görme engelli bireylerle etkileşimim olmuştu, fakat aradan çok zaman geçtiğini bu denli fark etmemiştim. Toplumda birlikte yaşıyoruz ve daha çok bir arada olmalıyız.


bu:senin)sorun(mutluşka: 
Kendini yalnız hissettiğinde ne yaparsın?

Neşeli sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

11 Ocak 2020 Cumartesi

Neden Üç Top Dondurma? #Deneme


Evlendirme programlarında, birbirlerinden alıp birbirlerine veremedikleri elektriğin dedikodusunu yapan gelin ve damat adayları vardı, eskiden. Artık yoklar, tıpkı dondurma gibi, o da yazın vardı, yazda kaldı, en azından benim için. Her şey zamanında güzel.
****
Yaşam zamanındadır. Ne geçmişi kara kara düşünerek yaşanır, ne de sürekli gelecek hayalleri kurarak. Geçmiş, dündü, tükendi; gelecek, belki yok, kim bilir? Elimizde akan sadece bugün ve ne yaşayacaksak zaten tam da şimdinin meselesi. "Yarından itibaren çok iyi bir insan olacağım." Hayır! Şimdi ol. "Yarından itibaren diyete başlayacağım." Hayır! Şimdi başla. "Dün arkadaşıma karşı ayıp ettim." Olana bitene dertlenme, gerekirse ders çıkar, ama bugüne karanlığını taşıma. "Dün işte yanlış bir hamle yaptım." Olana bitene dertlenme, gerekirse ders çıkar, ama bugüne karanlığını taşıma. "Bugün" var, yaşıyorsun, şükret. Şükür.
***
Temel geometrik şekilleri düşünüyordum. Birkaç daire çizerken aklım bir anda bir sokak arasına dönüştü ve mahallenin şen kahkahalı çocuklarıyla yakan top oynamaya başladık. Topu üç kez tuttum, aaa o da ne, bir de baktım ki külahımdan meyveler kayıyor. Biraz vişne, biraz limon... Mavi bir meyve var mıydı? Yoksa bu renkler bir renk sisteminin mi parçalarıydı? RGB. Kırmızı, yeşil, mavi. Bir yerde okumuştum, dijital ekranlarda renkler bu üçü üzerine kodlanıyordu. Artık mahalle kültürü yok olmak üzere. Sokaklar sadece geçilen yerler. Koca koca gri binaların arasında yakantop oynayan çocuklar bitti/mek üzere. Bir kuşak sona erdi/mek üzere. Bir zamanlar mahallelerin dondurmacıları olurdu, hakiki dondurmalar yapardı bu dondurmacılar ve çocuk denilen insan zamanı dondurma yerdi, fakat yine de durmazdı saat, akardı, ağlamıyorum, gözüme kum kaçtı.
**
Işık olmasa rengi algılayamazdık. Işık, yani karanlıktan kurtaran, yani yaşam, yani nefes. Renk ise bu hayatın keyfi ve neşesi. Renkler karıştıkça yeni renkler doğar. Her renk ağlar, duyabilirsen; çünkü renkler duygusaldır.
*
Bir araya gelmek ve farklı bağlamlar için ortak zamanlar üretmek, bir yandan da bunu tüketmek gibisi var mı? Yeni insanlarla tanışıyorum ve bu beni çok heyecanlandırıyor. 😊


bu:senin)sorun(mutluşka: 
Bu ara ne için heyecanlanıyorsun?

Neşeli sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

8 Ocak 2020 Çarşamba

Birinci Hafta Nasıl Geçti? #Kitap #Film #YouTube



Yeni bin yılın ilk yirmi yılı sona erecekti... İki bin yirmiye girecektik... Bana göre kapıda bekleyen "yirmi yirmi"ydi... Hayaller kuracaktık, ne de olsa yeni yıldı, hatta yeni bir "on yıl"dı... Derken 2020'nin ilk haftası sona erdi.
****
Not almak güzeldir. Güzel olduğu kadar işlevseldir de. Hafızaya yardım eder, öğrenmeyi kolaylaştırır. Zaman geçtiğinde o notlar daha bir değer kazanır. Aslında bloglar da nihayetinde böyle bir fayda sağlar. Her blog yazarı dili döndüğünce, becerebildiği ölçüde bir iz bırakır. Bu seneki izlekte her hafta, geçen yedi günde izlediğim filmlerden ve okuduğum kitaplardan kısacık bahsedeceğim. Birer tanıtım yazısı olmayacak; çünkü o tür yazılardan keyif almadığımı fark ettim.
***
#KİTAP: Bu hafta bir kitap okudum. Bu, aynı zamanda iki ay aradan sonra okuduğum ilk kitap. Arayı açtıktan sonra okumaya niyetlendiğimde, elime aldığım kitap beni ya okumaya yeniden başlatıyor ya da o aranın daha da uzamasına neden oluyor. "101 Ustadan Hayatın 'Şey'leri" ile kitaplara döndüm. Yazarını daha önce duymamıştım; Faruk Şüyün. Gazeteci. Kültür sanat temalı pek çok işe imza atmış. Bu kitapta, onun Dünya gazetesinde yaptığı onlarca röportajdan alıntılar yer alıyor. Kitabın "İçindekiler" sayfasını okurken bile heyecanlanmamak mümkün değil. Kimler yok ki! Halit Akçatepe, Zeki Alasya, Sunay Akın, Gülten Dayıoğlu, Haldun Dormen, Zihni Göktay, Selim İleri, Erol Evgin, Gülriz Sururi, Ara Güler... Sinema ve tiyatro sanatçıları, müzisyenler, şairler, yazarlar, şarkıcılar, ressamlar... Çok değerli işler yapmış olmalarına rağmen kitapta ismi geçen bazı kişileri hiç bilmiyordum; sadece bu isimleri duyurması bile, daha doğrusu bir kitapla onları başka bir düzlemde ölümsüzleştirmesi bile eserin kültür ve sanat dünyamız için özel bir katkısı. Zaman ayrılmaya değer. Hatta kitaplıkta olursa bazen çaya ve kahveye de eşlik edebilir.
(101 Ustadan Hayatın "Şey"leri, Faruk Şüyün, Oğlak Yayınları, 2013)
**
#FİLM: Bu hafta dört film izledim. İlki, Peyami Safa'nın edebiyat dünyasına kazandırdığı Cingöz Recai'nin yakın dönem sinema uyarlamasıydı. "Cingöz Recai: Bir Efsanenin Dönüşü". Kenan İmirzalıoğlu ve Haluk Bilginer ile şahane bir film olabilirmiş, ama neden olmamış, açıkçası hayal kırıklığı. Cingöz Recai (İmirzalıoğlu) akıllı ve yetenekli bir hırsız. Çağı yakından takip ediyor, teknolojiyle arası gayet iyi. Başkomiser Mehmet Rıza (Bilginer), Cingöz Recai'nin uzun zamandır peşinde. Bir gün Cingöz Recai, Başkomiser Mehmet Rıza'ya kendini ihbar ediyor. Durup dururken mi, hayır. İkinci film, Erkan Kolçak Köstendil ve Ali Atay'ın baş rollerini paylaştığı, sırf isminden dolayı bile merakımı cezbeden "Türk İşi Dondurma"ydı. "Ulan İstanbul" döneminden beri Erkan Kolçak Köstendil'i ilgiyle takip ediyorum. Son derece yetenekli. Ülkemize değer katan insanlardan biri. Bana biraz da Kemal Sunal'ı hatırlattığı için onu seviyorum. Film, Çanakkale Savaşı'nı farklı bir yerden ele alıyor ve bu haliyle aslında meseleye başka bir açıdan baktırıyor. Konunun dayandığı tarihi gerçeklerle alakalı birtakım tartışmalar var, o kısma hiç girmeyeyim. Haftanın üçüncü filmi olan "İyi Kızlar" sıradan bir konuya sahip olsa da insanın ruhunda iyi hisler uyandırabiliyor. Son film ise "Tepetaklak". Psikolojik temeli olan ve karakterin duygularını seyirciye aktarabilen bir film. Ayrıca kadrajın sinema için kıymetini örnekliyor. Görüntüler geçip gitmiyor.

Cingöz Recai: Bir Efsanenin Dönüşü
Yönetmen: Onur Ünlü, Senaryo: Kerem Deren, Pınar Bulut
Türkiye, 2017, 106 Dakika
Puanım; 2/5

Türk İşi Dondurma
Yönetmen: Can Ulkay, Senaryo: Gürkan Tanyaş
Türkiye, 2019, 120 Dakika
Puanım; 3/5

İyi Kızlar (Very Good Girls)
Yönetmen: Naomi Foner, Senaryo: Naomi Foner
ABD, 2013, 91 Dakika
Puanım; 3/5 

Tepetaklak (Somersault)
Yönetmen: Cate Shortland, Senaryo: Cate Shortland
Avustralya, 2004, 106 Dakika
Puanım; 4/5
*
#YOUTUBE: YouTube gezintimde rastladığım iki videodan bahsedeceğim. İlki, "İbrahim Selim ile Bu Gece" adlı programın Enis Arıkan'ın konuk olduğu bölümü. Sohbet içeriklerini seyretmeyi severim; bu kadar rahat, açık, dürüst ve eğlenceli konuk az görmüşümdür. Epey güldüm. İkincisi ise "Buyrun Benim" adlı programın Muazzez İlmiye Çığ'ın konuk olduğu bölümü. 105 yaşındaki bilim insanının 27 dakika 42 saniyelik soru-cevap performansı, konuşma zenginliğiyle birlikte ayakta alkışlanacak türden.


bu:senin)sorun(mutluşka: 
2020'nin ilk haftasını nasıl geçirdin?

Neşeli sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

4 Ocak 2020 Cumartesi

Bu Ağaç Neden Sarı? #Deneme


Senenin dördüncü günü. Üçü bitti; bugünün de çoğu gitti. Zaman belli ki bu sene de hızla akacak ve ardından baktıracak. Aslında bu kısmı biraz tartışmalı. "Zaman" sözcüğüyle andığımız şeyin her ne olursa olsun gerisinde mi kalırız? Onunla uyumlu yaşamak mümkün değil midir? "Zaman yönetimi" meselesinden söz ediyorum. Gün, hafta, ay, yıl gibi bölümlendirilmiş zaman süreçlerine başlarken ayağını yorganına göre uzatmazsan sonunda ya ayağın açıkta kalır ve üşürsün ya da yorganın altında kaybolur ve boğulursun. Kendimden biliyorum.
****
Zaman, üzerine pek çok kez konuştuğum bir konu. Çünkü blog yazmanın bir işlevi de dertlendiğin meseleler hakkında alışveriş yapacak ortamı yaratmak. Bu bazen yazar ve okur arasında gerçekleşen bir deneyim, bazen de yazan kişinin kendini keşfetme yolculuğu. En başta, "Mutlu Anlar Koleksiyoncusu" olduğumda, logo için "yelkenli" çizerken böyle bir şey düşünmüştüm. 
***
Ağaçların yeşil olmasını bekleriz ve aslında birçok yaprağı da yeşil olarak görürüz. Fotoğraf makinesi normal şartlarda bunu bu şekilde saptar, ressam da eğer gerçekçiyse gördüğünü olduğu gibi resmeder. Bir yazar da içinde başka bir niyet yoksa yapraklardan yeşil diye söz eder; hatta bunu da yapmaz, çünkü okurlar yaprakların yeşil olacağını zaten bilir. Elbette meyveleri sayesinde yeşile yarenlik eden nice rengi bünyesinde taşıyan ağaçlar vardır. Ancak bu, limon sarı olsa bile ağacın yeşil olacağı gerçeğini değiştirmez.
**
Gerçek nedir? Var olan mı? Olabilecek olan mı? Bir ağacı sarıyla resimlemek onu gerçeklikle ilişkilendirmeye uzak mı? Bir ev çizdim, çatısı maviydi; göğe karışır mı diye tereddüt etmedim. Henüz kapısı yoktu, ama olmalı mıydı, emin değildim. "Herhalde gerçek olan 'kapısız ev olmaz' savıdır." diye düşünürken bir anda Çatalhöyük'ü hatırladım. Bu antik kentte evler savunma amacıyla birbirine bitişik inşa ediliyordu ve geçişler çatılardan oluyordu, yapıların içine de yine çatılardan giriliyordu. Sonra, bekleme salonuna bir soru daha geldi: "Kapı çatıda ve yere paralel olamaz mı?" Mümkün ve farklı.
*
Bloglar diğer sosyal mecralara göre biraz daha fazla emek istiyor. Çarçabuk çarçur edilmeye müsait bir yapısı yok. Çağa rağmen, Çatalhöyük'teki evler gibi kendini muhafaza ettiğine inanıyorum. Bence blog yazarı, toprağına dayadığı merdivenle girer evine ve toprağındaki neyse ocağında da onu pişirir. Okur, bunun kokusuna gelir ve bir de bakar ki evin bahçesinde sarı bir ağaç vardır. Ağaç sarı, çatı mavi, insan farklı olabilir. 2020'yi, farkını köpürtebileceğin bir sene olarak yaşamanı diliyorum.😊

bu:senin)sorun(mutluşka: 
Blogu "ev" gibi görece büyük bir şeye benzettim. Peki, ölçeği değiştirelim ve günlük hayatın objelerini düşünelim. "Blog" sence hangi obje olurdu?

Neşeli sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

1 Ocak 2020 Çarşamba

2020'yle Neden Heyecanlanıyorum? #Deneme


Yeni başlangıçlar için güzel bir pazartesiden daha iyisinin ne olduğunu biliyor musun? Elbette yeni bir yıl. Peki, herhangi bir yeni yıldan daha iyisinin ne olduğunu biliyor musun? Elbette yeni bir onluk dilime geçen yeni bir yıl. Aaa şansa bak, tam da tarif ettiğim gibi bir yılın ilk gününü yaşıyoruz. Heyecan verici.
****
2020, benim için "iki bin yirmi"den çok "yirmi yirmi" sanki. Söylemek istediklerini biçimsel olarak dile getiriyor. En azından bana öyle geliyor ve bu güzel sayı, numarasını taşıdığı yılda "Kendin ol!" diyor. Yirmiler arasında bir ayna görüyorum ve birtakım optik meseleyi gözardı edersek duyumsadığım felsefe hiç de tuhaf değil. 
***
Ama nedir kendin olmak? Dürüst davranmak, -mış gibi yapmamak mı? Yoksa inşa ettiğin "kendi"nde eksiklerini tamamlamak mı? Belki de kendin olmak, kendine inanmaktır... Bakış açıları çoğaltılabilirse de bütün kendin olmaklarda ortak olarak bir sürecin varlığına inanıyorum. Süreçse oluş demek; yani bir ritim söz konusu. 
**
Neyin gerçekleşmesini diliyorsan onu bir ritimle yaşamalısın. Doğru ritimi yakalarsan, bu aynı zamanda onu sürdürebilme gücünü de doğuruyor. Haliyle başarı hissi de hemen ardından takip ediyor ve heybende biriktirdiğin başarılar hem hayatı daha keyifli deneyimlemeni sağlıyor hem de karanlıkta ve yalnız hissettiğinde yoluna ışık olup başında kelebekler uçuruyor. 
*
Doğru ritimi keşfedersek ve ona sarılırsak bu sene bambaşka geçebilir. 😊 Herkes için başta sağlık diliyorum. Mutlu yıllar mutluşka!


bu:senin)sorun(mutluşka: 
Diyelim ki bir sene geçti ve 2020'yi bir sözcükle özetleyeceksin. 
Bu sözcük senin için ne olurdu?

Neşeli sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu