29 Şubat 2020 Cumartesi

Acı Yıl: 2020 #Deneme

 

Ocak sonu, şubat başı okuduğum bazı blog yazılarında, seneye kötü başlandığından söz edildiğini ama yine de 2020'nin ikinci ayı için umut beslendiğini görmüştüm. Bir ay daha tükenirken şubatın da iç açıcı olmadığını söyleyebiliriz. 
****
Türkiye ve dünya her gün yeni bir kötü haberle yüzleşti. Elbette kendi ülkem için daha çok dertleniyorum. Acı ne kadar yakınlaşırsa insana da o denli saplanıyor. 
***
Gün boyunca sık sık ya televizyondan ya da Internet'ten haberleri takip ediyorum.
**
"Son Dakika" ibareli acıları izliyorum. Sarsıcı gerçekler karşısında dağılıyorum. Şehitlerimiz... Afetzedelerimiz... Trafik kazaları... Mültecilerin yaşam savaşları... Koronavirüs tehlikesi...
*
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu değilim bu kez; nasıl olabilirim ki. 2020 için ne kadar umutlanıyordum oysa. Dilerim bu kara bulutlar bir an önce kaybolur. 😥


buseninsorunmutluşka:
"Hayat" senin için ne ifade ediyor?

Neşeli sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

26 Şubat 2020 Çarşamba

Sekizinci Hafta Nasıl Geçti? #Kitap

 
Canım mutluşka. O kadar yorgunum ki. Aslında yazmaya hiç gücüm yok, ama seriyi bozmak da istemiyorum. Öyleyse bu kez biraz kısa olsun.
****
#KİTAP: Bu hafta bir kitap okudum. Ahmet Şerif İzgören'in yazdığı "Süpermen ve Uğur Böceği" adlı bu kitapta pek çok öznenin başarı hikâyesi var. Ama bunlar holding patronu, pop yıldızı gibi kişiler değil. Günlük hayatta karşılaştığımız insanlar, yani biz. Tabii hiçbirinin alelade karakterler olduğunu söyleyemeyiz.  Her biri hayatın farklı katmanlarında etkileyici hikâyeleri olan kahramanlar. Dürüst, çalışkan, gerçek insanlar. Kitapta yazarın metinlerine dönemin gazete ve dergilerinden kesitler de eşlik ediyor. Bu alıntılar üçüncü sayfa haberleriyle dolu. Dünyanın karanlık yüzü. Rüşvet, şiddet, cinsiyetçi yaklaşımlar ve daha neler neler. Ahmet Şerif İzgören'in sözleri iyi insanları, bu kupürler ise kötü insanları resmediyor. Rahat okunan bir kitap, hatta bir oturuşta bitecek türden. Bunda, yazarın okurla sohbet ederek yazma üslubu da oldukça önemli.
(Süpermen ve Uğur Böceği, Ahmet Şerif İzgören, Elma Yayınevi, 2005)
***
Bu hafta ne film izledim ne de bir diziyi sezon başından sonuna dek seyrettim. Onun yerine farklı konular hakkında öğrenmeye yoğunlaştım. Öğrenmek ne güzel bir eylem ve sonuç.
**
Günde kaç adım atıyorsun? Bugün yaklaşık 15 bin adım attım. Benim için ortalamanın üstünde. Acaba bu yüzden mi kendimi yorgun hissediyorum?
*
"Bu kez biraz kısa olsun." demiştim. Oldu.


buseninsorunmutluşka:)
Sen de yorgun musun?

Neşeli sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

22 Şubat 2020 Cumartesi

Şeytan Adam Neden Bebeğin Üzerinden Atladı? #Öykü

 
Bütün akşam süren kavgadan sonra, kapıyı çarpmış, beni yalnızlığıma terk etmişti. Oysa hiçbir şey böyle bitecek kadar değersiz değildi. Arkadaşlarımızın imrenerek baktığı bu ilişki ruhu yakan, kalbi köz eden bir acıya evrilemezdi, ama olmuştu işte. Bir yuva yıkılmış ve ben hayallerimle birlikte enkazın altında kalmıştım.
****
Dar bir sokakta, pencerelerinden bembeyaz kumaşların sarktığı evlerin arasında, yere serilmiş minderin başında bekliyordum. Bir bebek vardı önümde, herhangi bir bebek, isimsiz, benim bebeğim. Bir adam vardı yanımda, sevgilim, sevdiğim, her şeyim. Cayır cayır yanmış güneş sarısı bir adam koşarak geliyordu. Gökyüzü kararıyordu; şeytan koşuyor, elindeki gürültüyü sokak boyunca savuruyordu. Önümdeki bebek herhangi bir bebek değildi, benimdi ve korkuyordu. Yanaklarında akan şelalede boğulacaktım ki yanımdaki adam, kocam, hayat arkadaşım elini uzattı. Melek kanatlı evlerin içinde... Maskeli şeytan... Koştu! Geldi! Bebeğimin üzerinden geçti! O bir dev gibi zıplayarak geldiğinde ben bir karınca kadar küçüldüm. Bebeğim, ablam oldu ve kardeşimin sesini duydum. Kapı yumruklanıyor, ablası kardeşini yine yalnız bırakmıyordu.
***
“Bu saatte hâlâ uyunur mu yahu?” diyerek alelacele anlatmaya başladı. İmza günü için şehre gelen ve dün haberini yaptığımız yazar, bu sabah ören yerlerinden birinde darp edilmiş halde bulunmuş. Müdür habere göndermek için ablamı aramış. O da telefonum kapalı olunca hemen çıkıp gelmiş. Hızlı hızlı konuşuyor ve derhal olay yerine varmamız gerektiğini söylüyordu. İkimiz de aynı yerel gazetede çalışıyorduk. Ablam muhabirlik yapıyordu, bense fotoğraf ve kamera işlerine bakıyordum. Birkaç dakika içinde hazırlanıp yola koyulduk.
**
Havanın kafası karışıktı; yine parçalı bulutlu bir gün yaşanıyordu. Arabayı ablam kullanıyordu. Ben de hemen yanındaki koltukta oturmuş, sosyal medyada herhangi bir bilgi var mı diye araştırıyordum. Trafik fena değildi, mesai başladığından yollar biraz olsun rahatlamıştı. Tahminen on beş yirmi dakika içinde oraya varırdık. Ambulans olay yerinden ayrılmadan birkaç poz alabilirsem gazetedeki işimi en azından bir ay daha sürdürme şansını yakalardım.
*
Trafik ışıklarının kırmızıya dönmesini bekleyen bir grup sokak satıcısı, refüjdeki ağacın altından bilye gibi yola dağıldı. Bize gelen, sandviçten sorumluydu. Muhtemelen saatlerdir trafik her durduğunda koşturup elindekileri satmaya çalışıyordu. Tuttuğu poşetteki kendinden geçmiş kaşar peynirlerinin hali, paraşütle ilk defa atlayan adrenalin tutkunlarınınkine benziyordu. Gözüm bir an direkteki zaman sayacına takıldı; doksan üç saniye daha bekleyeceğimizi bildiriyordu. Ablam da başıma gelen gerçeği bilmeliydi. On yedi saniye kaldığında gözyaşım bozuk bir küre şeklini alıp çenemden pantolonuma düştü; çünkü seksen yedi saniye varken aldatıldığımı söylemiştim. 
 
(Meraklısına not: İkinci paragraftaki betimleme, İspanya'da yapılan bir festivali anlatıyor.)
 

buseninsorunmutluşka:)
Herhangi bir konuda birine öğüt verecek olsan bu ne olurdu?

Neşeli sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

19 Şubat 2020 Çarşamba

Yedinci Hafta Nasıl Geçti? #Film #Dizi


Canım mutluşka. Sen bu satırları okuduğunda, ben çok uzaklarda olacağım. Buzdolabında evvelsi günden kalma taze fasulye var. Onu boynu bükük bırakma, afiyetle ye. Bir de yeni sıktığım portakalları da ihmal etme, bilirim onları, ilgisizlikten üzülürler. Ütüyü fişten çektim muhtemelen, ama sen yine de kontrol eder misin? Galiba evhamlıyım biraz. Olur da düşersen, başını açık kalan mutfak dolabına falan çarparsan diye kalıba döktüğüm buzlar derin dondurucuda, kullanabilirsin. Dilerim buna hiç gerek kalmaz. Canım mutluşka. Sen bu satırları okuduğunda, ben belki de çok uzaklarda olmayacağım. Belki de hemen arka sokağında yaşıyorumdur, kim bilir. Canım mutluşka, kafan karıştı mı? Aslına bakarsan, benim parmaklarım karıştı, öylesine konuşuyorum. Zamanını aldım, özür dilerim.
****
#FİLM: Bu hafta üç film izledim. 

Elveda Berlin (Tschick)
Yönetmen: Fatih Akın; Senaryo: Lars Hubrich, Hark Bohm
Almanya, 2016, 93 Dakika
Puanım; 3/5
Elveda Berlin, bir kitap uyarlaması. Başta bana biraz durağan gelse de sonrasında bir yol hikâyesine dönüştü. Aile içi sorunları olan Maik, sınıfında kabul görmeyen bir öğrenci. Bir gün yeni biri gelir ve sınıfta yanı boş olan bil bakalım sadece kimdir? Maik dâhil herkesin uzak durduğu Tschick, bir tatil günü çalıntı bir arabayla Maik'in karşısına çıkar. Böylece kimsenin yaklaşmak bile istemediği Tschick ile bir başka şanssız genç olan Maik arasında sıkı bir dostluk da filizlenir. Tabii bu dediğim öyle bir anda değil; uzun bir yolda yaşanacak onca şeyle olur. 

Beklenen (Gus)
Yönetmen: Jessie McCormack; Senaryo: Jessie McCormack
ABD, 2013, 87 Dakika
Puanım; 3/5

İki yakın arkadaş. Biri hamile kalmayı çok istiyor, ama olmuyor. Diğeri istememesine rağmen hamile kalıyor. Neticede hamile kalan kürtaj için kliniğe gidiyor ve çocuğu aldırmak istiyor. Ama son anda bunun haksızlık olduğunu düşünüyor. Çünkü arkadaşı anne olmayı çok isterken, kendinin bir bebeğin yaşamına son vermesi doğru gelmiyor. Bebeğini doğurup arkadaşına vermek isteyen bir kadın... Anne olamayan, bir gün doğacağına inandığı çocuğu için aldığı kıyafetleri köpeğine giydiren başka bir kadın... Ortalama bir film, ama bazı sahneleri gerçekten çarpıcı.

New York'ta Bir Çılgın (Un Divan a New York)
Yönetmen: Chantal Akerman; Senaryo: Chantal Akerman, Jean Lois-Benoit
Almanya/Belçika/Fransa, 1996, 108 Dakika
Puanım; 3/5

Evini, gazeteye ilan vererek bir başkasıyla belirli bir süreliğine takas eder misin? Pek olası durmuyor, değil mi? 1996 yapımı bu film böyle bir çatkı üzerine kurulu. Ünlü psikiyatrist Henry, hem özel hayatından hem de iş hayatından bunalır ve gazeteye bir ilan vererek Paris'te yaşayan biriyle altı haftalığına ev değiştirmece yapmak ister. Hayat dolu, dansçı Beatrice ilanı okuyan ve takası yapan kişi olur. Biri New York'tan Paris'e, diğeri de Paris'ten New York'a gider. İkisi de alışık olmadıkları tarzda bir ev ve muhitte yaşamaya başlar; fakat bu durum Henry için kolay olmaz. Beatrice'in hem dağınık yaşamı onu zorlar hem de erkek arkadaşları. Beatrice de farklı bir deneyim yaşar; Henry'in danışanlarıyla görüşür. Ev ise onun için zaten fazlasıyla iyi durumdadır. Altı hafta nasıl geçer? Henry ve Beatrice hiç karşılaşırlar mı? Zaman neler yaşatacaktır?
***
#DİZİ: Bu hafta altı bölümlük bir dizi izledim: "Hackerville".  Bu çağın gerçeği; dijitallik ve ağa bağlı olmak. Bir ağ korsanı Almanya'daki bir bankanın sistemine girer ve ilgili koruma birimleri alarma geçer. Ağı korumak ve banka hesaplarında para hareketi olmasını engellemek için zamana karşı mücadele başlar. Kullanılan koddan dolayı birinden şüphelenilir ve ağ korumacı polis (Lisa Metz) onu alması için Frankfurt'tan Romanya'ya, yani çocukluğunun geçtiği yere gönderilir. Burada yerel polis memuru Adam Sandor ile birlikte bir soruşturma yürütürler. Bir taraftan Lisa'nın görevden çağrılmasına rağmen çalışmasını sürdürmesi, diğer taraftan şehirdeki güçlerin hassas dengesi. Lisa ve Adam ağ korsanını yakalayabilecekler mi? Yoksa istedikleri şey onu yakalamak olmayabilir mi?
(Hackerville, 2018)
**
Canım mutluşka. Fasulyeyi yedin mi? Beğendin mi? Afiyet olsun. Portakal suyunu da mı içtin, oh. Beni kırmadığın için teşekkür ederim. Ne? Portakal suyuna buz mu attın? Serince olmuştur; ama kış vakti, hasta olmazsın umarım. Ütüyü kontrol ettin, değil mi? Ah, evet evet, ama ne yapayım, evhamlanıyorum. Canım mutluşka. Bozacı mı geçiyor? E burada da bozacının sesini duyuyorum. Yoksa gerçekten!
*
Tekrarlı şeyleri özgünleştirmek, farklılaştırmak lazım mutluşka. Canım mutluşka. Zamanını aldım, özür dilerim.


buseninsorunmutluşka:)
İnsanları mı seversin, yoksa  onlara dair kurduğun hayallerini mi?

Neşeli sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

15 Şubat 2020 Cumartesi

Avokadolar Neden Hayatın Anlamını Yitirdi? #Öykü


Her şey pahalı. Televizyondaki haber spikeri de sürekli bundan söz ediyor. Haklı da. Çünkü her şey pahalı. Bugün bu sözü bir kere daha duydum. Ama haber spikerinden değil, Necla abladan. Aynı apartmanda oturmamıza rağmen, sanırım en son geçen yaz bir araya gelmiştik. Güzel akşamdı, balkonda çekirdek çitleyip dizi seyretmiştik. Nicedir görmüyordum, pazarda rastlaştık. Elindeki poşette iki avokado vardı. Benim bez çantamda ise saçı başı dağılmış bir demet pırasa duruyordu. Sarıldık, öpüştük. Balkonda seyrettiğimiz dizinin reytinge kurban gitmesinden söz edip, tadı damağımızda kalan çekirdeğe getirdik lafı. Avokadoya garip garip baktığımı görünce, büyük bir gururla anlattı. Kızı istemiş. Bir dizide mi ne görmüş*, bir manken “Herkesin seni ezmesine izin veremezsin, çünkü avokado değilsin.” demiş de şimdi bütün arkadaşları internet hesaplarında avokadolu fotoğraflar paylaşıp can kazanıyorlarmış. Kızının nesi eksikmiş, onun için her şeyi yaparmış, annelik böyle bir şeymiş. Avokadonun kaç para olduğunu söyledi ve “her şey pahalı” dedi. Tekrar sarıldık, öpüştük. O, pazarın üst yakasına doğru ilerlerken, ben de zincir markette ucuza satılan soğandan almaya gittim.
****
Necla ablayla o yaz akşamından bahsedince canım çekirdek istedi. Soğanın yanına bir paket de çekirdek alıp marketten çıktım. Kasanın elektronik kasiyeri “İyi günler, yine bekleriz.” diye beni uğurlarken, ben de ona “İyi günler” diye cevap verdim, ama duyduğundan şüpheliyim.
***
“Saklama kabında ikinize yetecek kadar pırasa var, bir şişe de ayran yaptım. Evde fazla ekmek kalmamış, sen geçerken alırsın.” dedim ve poşeti uzatarak kocamı yolculadım. Her hafta en az üç kez olduğu gibi bu gece de nöbetçiydi. Yalnız uyumayı sevmiyordum, ama yapacak bir şey de yoktu. Hayat şartları böyle gerektiriyordu; gerekeni yapmaksa bize düşüyordu. Pencereden bakıp el salladıktan sonra, her zamanki gibi bir çocuk edasıyla avucuna bir öpücük kondurup bana doğru üfledi.
**
Kanalları dolaşırken bir televizyon programına denk geldim. Sunucu elinde tuttuğu pırasaları bir o yana, bir de bu yana sallıyordu. Anlamsızdı, seyretmeye başladım. Pırasaların yalnızlığından mı söz ediliyordu, yoksa bana mı öyle geliyordu? Tarım politikasını eleştirdiği çok açıktı, ama daha çok bir psikoloğun bir demet pırasayı danışan olarak dinlemesi gibi tuhaf bir olaya tanık oluyordum. Telefon çaldı. Hayatın Anlamını Yitirmiş Avokadolar Derneği’nden arıyorlardı. Avokadoların, tarım alanlarında pırasalarla birlikte yetiştirilmesi için imza topluyorlarmış. Ben de imza verebilir miymişim, bu konuda duyarsız kalmayabilir miymişim? Kapımın üstündeki yuvada kuşlar ötüşünce uyandım. Gelen Necla ablaydı, eli yüzü kan içindeydi. “Eyvah!” dedim, bir aile felaketi.
*
Necla abla, emekli olduktan sonra belediye kurslarından ahşap boyamaya gidiyordu. Onu kırmızıları kuşanmış gördüğümde bu ihtimali tabii ki düşünmedim. Tepsi boyarken elektrik kesilmiş. Önce pencereden diğer evlere bakmış, sonra apartman ışıklarının da yandığını fark edince faturayı ödemediğini anlamış. Bu gece benimle kalabilir miymiş, kızı zaten arkadaşına gitmişmiş. “Olur. Hem çekirdeğim de var. Ama önce ne olur, şu boyalarını yıka Necla abla, korkuyorum." diyerek onu içeri kabul ettim.

(*: Jet Sosyete, 3. Sezon 1 . Bölüm, Senaryo: Gülse Birsel)

buseninsorunmutluşka:)
Bir meyveyi ya da sebzeyi konuşturabilecek gücün  olsa hangi meyveyi ya da sebzeyi tercih ederdin?

Neşeli sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

12 Şubat 2020 Çarşamba

Altıncı Hafta Nasıl Geçti? #Kitap #Dizi #MutluAnlar


Ne ara geçiveriyor bir hafta... Yedi gün ne ara bitiyor... Zaman hızlı diye mi ardından bakıyorum, yoksa ardından bakmaya alıştım diye mi zaman hızlı?
****
#KİTAP: Bu hafta bir kitap okudum. İsmi uzun, kendi kısa. Dili ritimli. Bir adam var, bir de kadın. Adam konuşuyor ve kendini olduğu kadar kadını da düşündürüyor. İlhami Algör'den "Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku", sinemaya da uyarlanmış bir eser. "Hikâyeye göre adam, kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, eve sığmıyor..." yazıyor arka kapağında. Okuması kolay bir kitap değil bana göre, ama okumak için verilen emeğe değdiğini de düşünüyorum. Metne resimler eşlik ediyor, yetişkin kitaplarında pek görülmeyen bir durum. Keşke daha çok kitapta salt harflerin gücüne tanık olmasak, resimler çoğalsa.
(Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İlhami Algör, İletişim Yayınları, 2014)
***
#DİZİ: Bu hafta hiç film izlemedim. Ama beş bölümlük bir dizi seyrettim. Benedict Cumberbatch'in başrolünde oynadığı "Patrick Melrose" çocukluğun ne denli önemli olduğunu izleyiciye oldukça sert bir şekilde gösteriyor. Edward St. Aubyn tarafından yazılan "Patrick Melrose" roman serisinin uyarlaması olan tek sezonluk dizide, her bölüm ayrı bir başlıkla sunuluyor. Dizi boyunca Patrick'in hayatına dair farklı zaman ve mekânları görüyoruz. Tabii bu olurken pek çok kez onun çocukluğuna da dönüyoruz. Bu geçişler öyle iyi üstesinden gelinmiş ki görüntü niteliği zaten yüksek bir iş daha da iyi bir seviyeye çıkmış. Kurgu ve montajdaki başarı, hikâyenin aktarımını da güçlendiriyor. Uyuşturucu ve alkol bağımlılığı olan Patrick, bu kötü alışkanlıklardan kurtulmak isterken geçmişi yakasını bırakmıyor. Patrick Melrose, acaba çocukluğunda neler yaşadı? Yetişkin bir adam olana kadar ve sonrasında hayatında neler oldu? Sevdi mi, sevildi mi? Birine saygı duydu mu, kendine saygı duyuldu mu? En önemlisi, mutlu oldu mu? Dizi, "genel izleyici" kitlesi için değil. İzlemek isteyenler bunu da göz önünde bulundurmalı.
(Patrick Melrose, 2018) 
**
#MUTLU ANLAR: Bu zamana dek "Güldür Güldür Show"a hiç bakmadım. Fakat YouTube'ta gördüğüm yaklaşık yedi dakikalık videoyla kalbimi kazandılar. Tiyatromuzun çınarlarından birini, Zihni Göktay'ı konuk etmişler. Usta, sırtında kostümü ve elinde bastonuyla hikâyesini anlatıp, dillere pelesenk olan "Lüküs Hayat" şarkısını söylemiş. Çok sevindim onu tekrar gördüğüme ve üstelik bu kez bir dizi dekorunda değil de tiyatro sahnesinde olduğu için ayrıca heyecanlandım. "Şişli'de bir apartıman, yoksa eğer halin yaman..."
*
Bu hafta epey blog gezdim. İçlerinde daha önceden bildiklerim de vardı; ilk kez girip okuduklarım da. Birkaç tane gerçekten sevdiğim yazı oldu. Sonra düşündüm, acaba kitap, film, dizi vb. notlarını paylaştığım gibi blog gezintilerimden de bahsetsem mi diye. Hâlâ düşünüyorum :)


bu:senin)sorun(mutluşka: 
Sabah uyandığında ilk önce ne yaparsın?

Neşeli sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

8 Şubat 2020 Cumartesi

Neden Yazıyorum? #Deneme


Temel geometrik şekillerden biri. İçi boşsa çember, doluysa daire. Birinin çevresinden söz edilir, diğerinin alanından. Çocuk kitaplarında "yuvarlak" diye de geçer. Bir çokgenin kenar sayısı ne kadar artarsa çembere o denli benzer. Bir üçgen, daireyi kıskanır mı? Kare, bir dörtgen olmakla yetinmez mi? Bardakların ağzı neden genellikle yuvarlaktır?
****
Zaman su gibi aksa da onu muslukla kesmek mümkün değil. Yapacak bir şey yok; saatin pili bitti diye zaman durmuyor. Büyüyoruz, yaşlanıyoruz; hatta eskiyoruz. Ama nasıl? Yaşadığımız hayattan memnun muyuz? Evetse neden, hayırsa yine neden? Sormak ve sorgulamak lazım. Herhangi bir şeye "neden" diye sordukça o şey daha anlamlı hale gelir. Hayat için de böyle. Yaşadımız zamanı (yani hayatı) ne denli anlamlandırabilirsek mutlu olabilme potansiyelimizi o ölçüde harekete geçirebiliriz.
***
Hayallerle gerçeklerin çakışmak yerine çatıştığı hayatlar sürüyoruz. Bunun ortam koşullarıyla ilgisi oldukça fazla. İşsizlik oranının bu kadar yüksek olduğu bir dönemde dilediği işi yapamayan, daha acısı hiçbir iş yapamayan insanların hayal-gerçek çatışmasından söz etmiyorum. Değinmek istediğim konu, bizi çok yıpratan ama kişisel olarak müdahale edebilme olanağımızın daha fazla olduğu şeyler. Mesela telefonun şarjı bitti diye dövünmek, sosyal medya gönderimiz istediğimiz kadar kalp almadı diye üzülmek, sipariş ettiğimiz pizza soğuk geldi diye öfkelenmek... Artırmak çok kolay; çünkü günlük yaşantımızda bunlar ve niceleri çok fazla.
**
Böyle bir sohbette akıl veriyor ya da akıl vermeye çalışıyor gibi görünüyor olabilirim. Ama kazın ayağı öyle değil. Bu cümleler aslında yazarak düşünme sürecim. Çünkü ben hayalleriyle gerçekleri çatışan biriyim. Hayallerimin gerçekleşmesini bir kenara koyalım, çoğu zaman hayallerimi ifade etmeye bile cesaret edemiyorum. Kastım birine söylemek değil, bunu kendimle paylaşabilmek. Zihnimdekileri yazarak boşaltıyorum. Dağınık düşünceler, görece düzenli bir şekilde ekranda diziliyor. Okuyorum, okuduğum sesi duyuyorum, kendimden öğreniyorum.
*
Üçgen, üçgenken güzel. Kare ise kareyken. Herkes ve her şey olması gerektiği için böyle. Değişim kaçınılmaz. Hiçbirimiz ve hiçbir şey mevcut haliyle varlığını sürdüremez. Bugün ne düşünüyorsak, ne hissediyorsak ve ne oluyorsa mutlaka etkileyeceği şeyler var. Belki de sırf bu yazıyı yazabilmek için bu blogu açtım, kim bilir.


bu:senin)sorun(mutluşka: 
Kendi kendini güdülemek için ne yaparsın?

Neşeli sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

5 Şubat 2020 Çarşamba

Beşinci Hafta Nasıl Geçti? #Kitap #Film #YouTube

 

Hayat, tekerleği çoktan keşfetmişti; zaman denilen düzlemde kayıyordu.
****
#KİTAP: Bu hafta bir kitap okudum. "Ağaçlar", Hermann Hesse'nin çeşitli eserlerinden konu odaklı yapılmış bir derleme. Kolektif Kitap'tan çıkan "Ağaçlar"da yazarın şiir ve düzyazıları yer alıyor. Kapağından iç sayfalarına dek özenilmiş bir yapıt olduğu apaçık ortada. Kitap boğucu değil; sanki şehir yaşamından bir anlığına kopuyoruz ve ormana karışıyoruz gibi dingin ve ferahlatıcı. Çok sayıda ağaç resimlemesi var; bazen bir bütünü, bazen gövdeden bir kesiti görüyoruz. Kitap almayı çok seven biri olduğumu birçok yazımda söylemiştim; eğer bugün kitaplığımı hafifletmeye karar versem, "Ağaçlar" mutlaka rafta kalacak olanlardan. İyi içerik, iyi çeviri, iyi tasarım, iyi baskı; güzel kitap.
(Ağaçlar, Hermann Hesse, Kolektif Kitap, 2018)
***
#FİLM: Bu hafta dört film izledim.

Mustang
Yönetmen: Deniz Gamze Ergüven; Senaryo: Deniz Gamze Ergüven, Alice Winocour
Fransa/Türkiye/Almanya, 2015, 97 Dakika
Puanım; 3/5 

Hikâye Türkiye'de geçiyor ve okul çağındaki beş kız kardeşin hayatını anlatıyor. Ağır ve sert bir film. Anlatılanları nitelik olarak değerlendirmeyi bir kenara koyuyorum; cümleler insanın parmaklarında düğümleniyor. Biçimsel olarak ise bahsedilen konularda ucu açık kalmışlık, yeterince derinleşememişlik söz konusu.  Bazı anahtar sözcüklerle hikâyeye şöyle değinebilirim: Çocuk olmak, kadın olmak, toplumla yaşamak, yaşamaya çalışmak, esir olmak, vazgeçmek, mücadele etmek, kendini aramak, kendini kaybetmek, kendini bulmak. Önemli bir konu yeterince iyi aktarılamamış olsa da izlenebilir bir film.

Pixar Hikâyesi (The Pixar Story)
Yönetmen: Leslie Iweks; Senaryo: Leslie Iwerks
ABD, 2007, 88 Dakika
Puanım; 5/5

Animasyon seyretmeyi seviyorum. Bu alandan konuşulduğunda ise Pixar'ı anmamak mümkün değil. 2007 yapımı bu belgesel filmde, Pixar'ın doğuşunu ve Oyuncak Hikâyesi, Kayıp Balık Nemo, İnanılmaz Aile gibi ilk üretimlerinin nasıl hayat bulduğunu izliyoruz. Özellikle, çok sevdiğim Oyuncak Hikâyesi'nin var olma süreci hakkında bilgi edinmek benim için heyecan vericiydi. Ayrıca filmde, animasyon türünün zaman içindeki gelişimine de tanık oluyoruz. Pixar'ın çalışma ortamını görürken, önemli işlere imza atmış yönetmenlerin anılarını ve görüşlerini dinliyoruz.

Söz ve Müzik (Music and Lyrics)
Yönetmen: Marc Lawrence; Senaryo: Marc Lawrence
ABD, 2007, 104 Dakika
Puanım; 3/5

80'li yılların önemli müzik gruplarından POP dağılmıştır ve grup üyelerinden Alex Fleischer önce gözden kaybolsa da sonra ufak çaplı işlerde kendini göstermeye başlamıştır. Cora adındaki ünlü şarkıcı, "Aşka Geri Dönüş Yolu" adında yeni bir şarkı ister ve bunun için farklı müzisyenlere teklif götürür. Alex de bunlardan biri. Alex'in evine çiçeklerin bakımı için gelen Sophia sözleri yazsa, Alex de bu yeni şarkının müziğini bestelese nasıl olur? Kötü esprilerin de hayatın bir gerçeği olduğu unutulmazsa zaman geçirmek için izlenebilir bir film. Sophia ve Alex'in yaptıkları şarkıysa filmden çok daha iyi.

Aşk Doktoru (Hitch)
Yönetmen: Andy Tennant; Senaryo: Kevin Bisch
ABD, 2005, 118 Dakika
Puanım; 4/5

İnsan, bazen istediği kişiyle birlikte olamaz. Bu kimi zaman kültür vb. etkenlerden kaynaklansa da bunda çoğu zaman cesaretsizliğin rolü vardır. Filmde erkeklerin kadınlarla ilişki kurmasını kolaylaştıran bir Aşk Doktoru'nun kendi ve bir müşterisi üzerinden iki aşk hikâyesi anlatılıyor.
 **
#YOUTUBE: Internet platformlarına yapılan işler gün geçtikçe artıyor. Bu hafta YouTube'taki "NeyseNe" kanalında, Caner Özyurtlu'nun sunduğu Loş Sohbet'e epey takıldım. Elveda Rumeli'de "Ispanak Namık", Ulan İstanbul'da "Bahadır" karakterlerini canlandıran; aynı zamanda "Yok Artık!", "Biz Böyleyiz" gibi filmlerin yönetmenliğini üstlenen Caner Özyurtlu, Loş Sohbet'te bu zamana kadar pek çok konuk ağırladı: Tolga Çevik, Şebnem Bozoklu, Erkan Kolçak Köstendil, Serkan Keskin, Can Bonomo, Ümit Erdim... Stüdyo seyircisinin olmadığı, yapmacıklıktan uzak, doğal akışında bir sohbet dinlemek isterseniz Loş Sohbet birkaç tık uzağınızda. Başlamak için Ezgi Mola'nın konuk olduğu bölümü önerebilirim.
*
Yağmur yağarken rüzgâr çıkarsa damlalar yön değiştirir. Hangimiz kurşundanız ki yitim için dibe düşelim. Balıklarla yüzeceğiz, kuşlarla süzüleceğiz, kedilerle yürüyeceğiz. Hayat bu.


bu:senin)sorun(mutluşka: 
Başucu müziğin hangisi?

Neşeli sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

1 Şubat 2020 Cumartesi

Araba Neden Tozu Dumana Kattı? #Öykü


Güneydeki antik kentlerden birinde. Sızmışım, geceden. Bekçi köpeği gelmiş, yalıyordu yüzümü, onunla tanıştığımda. Aynı zamanda uyandığımda. Güvenlik görevlileri akşam yemeğinde muhtemelen etli pırasa yemişlerdi. Köpeğin salyasında öyle bir tat vardı. Yaşam böyle işte. Bir gün önce beş yıldızlı bir otelin açık büfe kahvaltısında kendini kaybederken, bir gün sonra her şey alt üst olabiliyor.
****
Gözlerimin önü sisli. Şekiller belirsiz, nefes sıcak, tat ekşi. Turnikenin sabah ışığıyla parıldayan ruhsuz kolları “gel” mi diyor yoksa “git” mi, emin değilim. Neden buradayım? Ben kimim? Hafızasını yitirmiş, kemikli bir deri yığını gibiyim. Toprak fısıldıyor, birinin geldiğini duyuyorum. Bir karınca, sırtladığı ekmek kırıntısını götürürken önümden geçiyor. “Günaydın karınca” deyip selamlamak için başımı eğiyorum. Yere sürtünen başım acıyor. Gece yarısı dövüldüğümü hatırlıyorum.
***
Günün ilk turist otobüsü geldiğinde, turnikenin önünde yığılmış olan şahıs -çünkü üzerimde tanımlayıcı hiçbir belge yoktu ve emniyet jargonunda böyleleri için “şahıs” denirdi- yani ben, sürüklenerek çınar ağacının gölgesindeki banka oturtulmuştum. Ayaklarımda derman kalmamıştı ama kollarım hâlâ tutuyordu. Başımdaki sargı beziyle yaraya bastırıyordum. Ambulans yoldaymış, öyle diyorlardı.
**
Peşi sıra sorular soruyorlardı. Kimdim? Neden buradaydım? Bana ne olmuştu? Polisler eşkâlimi telsizle merkeze bildirmişlerdi, ancak bir sonuç alamamışlardı. Bu özelliklerde biri için herhangi bir kayıp vakası yoktu. Üstümdeki kıyafetlere bakıp önemli biri olduğumu -belki “şahıs” değil de “şahsiyet” de olabilirdim onlar için- düşündüklerinden, sorularına cevap bulamadıklarında daha fazla merak ettiler. Bu sırada güvenlik kulübesinin içinden bir çocuk çıktı. Görevlilerden birine, “Baba, belki ünlü biridir, fotoğrafını arama motorunda aratsanıza.” dedi. “Saçmalama yavrum, ünlü birinin burada bu şekilde ne işi var?” diyerek hemen cevapladı babası. Ancak polisin aklına yatmıştı bu fikir, denemekle ne kaybederlerdi ki.
*
Takriben on beş dakika sonra, bir araba tozu dumana katarak ören yerinin girişine geldi. Asistanım olduğunu söyleyen genç kadın oldukça heyecanlı görünüyordu. Bütün gece beni aramış, ama telefonumu açmamışım. Sürprizli yaşamayı sevdiğim için öğleye kadar beklemeye karar vermiş, sonra emniyet müdürlüğüne gidecekmiş, ama bu sırada yayınevinden aramışlar, durumu anlatmışlar. Cümleleri birbiri ardına sıralayan kadın, kendini tutamayarak boynuma sarılmak istedi. İlk müdahaleyi yapan paramedikler, onu durdurarak sakin olmasını söylüyorlardı. Ben de elimle durmasını işaret ediyordum ki bir anda gözlerim karardı, sonrasını hatırlamıyorum. 


bu:senin)sorun(mutluşka: 
Hayatın, hayal ettiğin gibi mi?

Neşeli sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu