30 Nisan 2020 Perşembe

Damakta Kalan (16/16)


Canım mutluşka, programımız başlıyor, ben Mutlu Anlar Koleksiyoncusu. Bir ay daha bitmek üzere. Ömrümüzden bir ay daha eksildi, ama hatıralarımıza bir ay daha kattık. Pek hoş bir süreç yaşamıyoruz; ama gelecek için umutlanmak da olmasa nasıl katlanılır yaşamaya? Dilerim önümüzdeki ay koronavirüs salgınında olumlu gelişmelerle karşılaşırız. Hayatımız biraz olsun normalleşir.
****
15 günü geride bıraktığımız mahalle etkinliğine başlarken, Ezgi yayınımıza katılmıştı ve bu sürecin ayın sonunda tamamlanacağını söylemişti. Acaba etkinlik devam edecek mi, yoksa bugün itibariyle gerçekten bitecek mi? Birinci ağızdan öğrenelim, acar muhabirimiz hattımızda.
"Alooo, Ezgi, sesimi duyabiliyor musun?"
"Evet, sesini duyabiliyorum Mutlu Anlar Koleksiyoncusu."
"Evinden uçurduğun ilk uçaktan beri iki hafta geçti. Bugün 16. gün. Ne yapacaksın, devam edecek misin bu keyifli etkinliğe?"
"Zamanın ne kadar hızlı, ama birlikte çok da güzel olabileceğini bir kez daha gördük. 16 gündür, Blog Mahallesi'nin enerjisi yükseldi."
"Haklısın. Yaşadığımız salgın günlerinde buna ihtiyacımız vardı. Kendi adıma sana teşekkür ederim."
"Asıl ben teşekkür ederim. Bu etkinliği, katılan tüm komşularımız sayesinde büyüttük."
"Hepimiz için güzel bir anı oldu."
"Kesinlikle. Tadında kalsın diye, ilk gün söylediğim gibi ay sonunda, yani bugün son soruyu da uçurarak etkinliği bitirdim ve şu an bir yandan da günün sorusunu cevaplamaya başladık aslında."
"O zaman senden bu etkinlik için son kez günün sorusunu dinleyelim."
"Son gün. Yazı yazdığın, aynı sorulara birbirinden farklı cevaplar okuduğun günler nasıl geçti, sana iyi geldi mi? Meydan okuma nasıldı merak ettim."
***
16 gündür her gün gerçekleştirdiğim radyo yayınlarında, Ezgi'nin Blog Mahallesi için hazırladığı sorulara cevaplar bulmaya çalıştım. Bazen doğrudan sorular hakkında, bazen de o sorulardan kopmayarak farklı konuları konuştum. Kolay bir süreç değildi, ama hakkını verdiğime inanıyorum. Programımızı dinleyen sen sevgili dinleyicim, umarım ayırdığın zamana değecek bir iş yapmışımdır. Pek çok kişinin aynı sorular etrafında düşünmesi ve paylaşması gerçekten etkileyici. Dilerim bu tür beraber hatıraları yaşamaktan hiç vazgeçmeyiz.
**
Yarım Nisan Meydan Okuması sona erdiğine göre, bundan böyle yayın sıklığını biraz genişletebilirim. Radyo programlarına elbette devam edeceğim. Blogda da konuşma metinlerine yer vereceğim. Bundan sonra hafta sonları bu formatta yeni içeriklerle karşılaşabileceksin. 16 gün süren günlük yayınlarda, programa katılan Ezgi, Zeynep ve tabii ki Sanat Güneşi'miz Zeki Müren'e teşekkür ederim. Sen sevgilim dinleyicim, iyi ki oradasın ve zamanı paylaşıyoruz... Canım mutluşka, programımızın sonuna geldik. Gelecek hafta sonu buluşmak dileğiyle.
*
Birer Paragraflık Arkası Yarın  16/16 
Aferin güzel kızım. Ne demek istediğimi çok iyi anlamışsın ve bunu eserinde oldukça güzel yansıtmışsın. Evlatlar, lütfen hiçbiriniz alınmayın, hepinizin bu ödevin üstesinden gelebileceğini biliyorum ama ilk hafta için birini belirlemem gerekiyordu ve ben de Hande'yi seçtim. Herkes bu şekilde, o hafta kimin sırası geldiyse ona vereceğim temada bir öykü kurgulayacak ve sonra da bunu müziğe dönüştürecek. Dönem bitiminde, ortaya çıkan kompozisyonlarla bir müzikal edebiyat dinletisi düzenleyeceğiz. Hande'ye "salgında bir genç kadın" temasını vermiştim; öyküsünü ve müziğini hep birlikte dinledik. Yorumlarınızı tek tek alacağım, en sonunda da genel bir değerlendirme yapacağım. Bu arada "Pande Mika" karakteri isim olarak pek hoşmuş, biraz da yaratıcısını çağrıştırıyor, ne dersiniz? Sözü size bırakmadan, öykünün sonundan çok etkilendiğimi de söylemeliyim. Neydi? "Hep gülecektik, hep... ve gülmeye başladım." Bu sözcüklerin ardında nasıl bir gerçeklik var, merak ediyorum. Edebiyatta da müzikte olduğu gibi iyisin. Aferin güzel kızım.


bu senin sorun mutluşka
Konuşmak isteyip de arayamadığın biri var mı?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

29 Nisan 2020 Çarşamba

Bulutsu Davlumbaz (15/16)


Canım mutluşka, programımız başlıyor, ben Mutlu Anlar Koleksiyoncusu. Mahallenin afacan çocukları, evin ziline basıp kaçtılar. Kapıyı açtığımda, kıstırılmış bir uçakla karşılaştım. Tabii konduğu yerde değildi artık, ayaklarımın ucuna acil iniş yapmıştı. Üzerinde kargacık burgacık harflerle, günün sorusu yazılıydı. Okudum ve daha okurken düştüm hayaller denizine. O kâğıt uçak bana ne diyordu biliyor musun? "Distopik hikâyeleri aratmayacak günlerdeyiz. Biraz bu ruh halinden sıyrılmak gerek. Senin ütopik hikâyen ya da dünyan nasıl olurdu bilmek isterim."
****
Bir paket krem şanti, derince bir kapta bir bardak sütle buluştuğunda tozdan kremaya doğru bir dönüşüm başlar. Çırpıcının sarhoş kolları, dön babam dön, durmaz, durmaz ve Dünya'ya özenmiş gibi kendi ekseninde döner, döner. Bulutlar sanki gökten yere inmiş, yetmemiş ve eve gelmiş, bu da yetmemiş de o derin kabı ararmışçasına tezgâhın üstüne konuvermiş. Bir çocuk, yeni bitirdiği boyama kitabını büyük bir gururla annesine göstermek için mutfağa geldiğinde gözlerine inanamamış. Bir ayağı kapana kısılmış yabani bir hayvan gibi, cam kaba takılmış, ama yine de yerine, yurduna, göğüne yükselmeye çalışıyormuş bulut. Bir anda beliren kırmızlı başlıklı kız, davlumbazın düğmesine basmış ve bulutu hüp diye içine çekmiş geveze alet. Hayır hayır, kötüleşmemiş bu masal kahramanı, yapmak istediği sadece bulutu kurtarmakmış, ki kurtarmış da, bir lokması kapta kalsa da mavi sonsuzluğuna kavuşmuş pamuk bulut. Çocuğunun geldiğini fark etmeyen anne, tüm bu olanlara hayranlıkla bakakalmış. Çocuksa heyecanla odasına dönmüş, elindeki kitabıyla birlikte. Şekillerin arasındaki boşluklara gördüklerini çiziktirmiş.
***
Nasıl bir dünya hayal ediyorum? Ön yargı ve kabullerin olmadığı, imkânsız sanılan çoğu şeyin pek tabii gerçekleşebildiği, hayal ile gerçeğin iç içe geçtiği, dolayısıyla insanların yaşamlarından ve çevrelerinden sıkılmadıkları, nefes almak için heyecan duyulan, yetinmeyi bilen ama hakkı olanı da arayan, şeylerin tanımlarının genişlediği, duyguların en az nesneler kadar önem kazandığı, üretimin mucizeviliğine inanılan ve elbette üretilen, keyifli, mutlu ve neşeli bir dünya kuruyorum.
**
Neşeli dinleyenler. Farkına vardığım bir meseleyi paylaşmak istiyorum. Malum, salgın günlerini yaşıyoruz. Hepimizin günlük yaşamında birtakım değişiklikler oldu. Herkes için farklı ölçeklerde ve etkide. Günlük akışımıza bazı tuhaflıklar yerleşti... Açıkçası hayatımın seyrinde genel olarak radikal bir değişiklik yok. Hali hazırda yaşadığım hayatı, mekâna sıkışmak dışında benzer şekilde sürdürüyorum ve anlıyorum ki benim aslında ne çok zamanım varmış! Hepimiz pek çok katmanda zaman harcıyorduk ve bunların aslında bir kısmı gereksiz, bir kısmı da o anda yapılan işe paydaş getirilebilecek türdendi. Mesela günlük yolculuklarda kitap okumak veya dinlemek gibi. Sosyal çevremizle geçirdiğimiz zamanı kısmak veya bunun niteliğini artırmak gibi. "Keşke gün 25 saat olsaydı!" ve benzeri yaklaşımlarla kendimize, yaşama şansımıza haksızlık ediyoruz ve potansiyelimizi kullanmaktansa bir kaçış yolu yaratıyoruz. Sen ne dersin? Bu konuyu hiç düşünmüş müydün? Düşünmek için zaman ayırabilirsin... Canım mutluşka, programımızın sonuna geldik. Yarın buluşmak dileğiyle.
*
Birer Paragraflık Arkası Yarın  15/16 
Karanlık düşüncelere kapılmış giderken ışığı arıyor ve hayatın güzelliklerine dönmek istiyordum. Benden beklenmeyecek bir çökkünlükle baş başa kalmıştım. Ne bisiklet sürebiliyordum, ne arkadaşlarımla buluşabiliyordum, ne de etkinliklere katılabiliyordum. Bir şey olmalıydı ve beni çekip almalıydı bu dehlizden... Yaşamayı seviyordum, yaşamayı seviyorum; yaşamayı seveceğim! Karanlık insanı değilim, gökkuşağıyım ben. Rengârenk. Heyecanlı. Neşeli... Hâletiruhiyem tam yükselirken telefonum titredi. Arama ekranında, uzun zamandır görmediğim biriyle karşılaştım. Trafik kazasında vefat eden arkadaşımın sevgilisi. Bir insan ölünce sevgisi de eskir miydi? Bunu düşünmenin hiç sırası değildi. Telefonu açmayabilirdim, ama olmazdı, bu kadar yıl sonra, üstelik böyle bir zamanda. Açtım. Ağlıyordu. Sözcüklerini seçmeye çalıştım. Kesik seslerin kopuk iplerini birbirine iliştirdim ve hayatın bambaşka bir tesadüfüne doğdum: "Yıllar sonra ilk kez rüyamda gördüm Pande Mika. Üçümüz kamp kurmuştuk. Sabah erken kalkmış, ateş başında konuşuyorduk. 'Ne olursa olsun, hep birlikte olacağız ve hep güleceğiz.' diyordu." Devamını dinleyemedim. Gözyaşlarım yanaklarımdan düşerken bir çığ gibi büyüdü ve kendi ıslaklığımda üşüdüm. Gözyaşları içinde boğulurken bu rüyanın anlamını düşündüm. Neden bunca zaman sonra böyle bir an yaşadığımı... O hiçbir yere gitmemişti ve halimi görüp beni uyarmaya çalışıyordu. Hep gülecektik, hep... ve gülmeye başladım.


bu senin sorun mutluşka
Geçen seneyi hatırla... Yaşadığın en güzel şey neydi?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

28 Nisan 2020 Salı

Kendini Kanıksayan İnsan (14/16)


Canım mutluşka, programımız başlıyor, ben Mutlu Anlar Koleksiyoncusu. 2020 için çok hevesliydim. Hem kendim hem de evren için güzel şeyler olacağını umuyordum. Kişisel hayatım nispeten dengeli gidiyor, ama ülkem ve dünya için pek çok acı meselenin ortaya çıktığı bir seneyi yaşıyoruz. Biri diğerini unutturamayacak nitelikte fena hallerle karşılaşıyoruz. Güncel konumuz koronavirüs. Her gün yeni vaka sayısını öğreniyoruz. Ayrıca bu hastalıktan dolayı vatandaşlarımızı kaybetmeye devam ediyoruz. Bu işler sona erdiğinde, acaba kaç aile bundan etkilenmiş olacak? Ateş sadece düştüğü yeri mi yakar? Vefatını bir sayısal değer olarak duyduğumuz her insan, ardında onca ilişki ve hikâye bırakıyor. Önlemlerimizi had safhada tutalım ve evde kalalım. Hayat eve sığar.
****
Yayınımızda telefon bağlantılarını sabit hat üzerinden gerçekleştiriyorum ve eski usul masaüstü bir telefon kullanıyorum. Bakalım, ahizenin içinde Ezgi'yi bulabilecek miyiz...
"Alooo, Ezgi, sesimi duyabiliyor musun?"
"Evet, sesini duyabiliyorum Mutlu Anlar Koleksiyoncusu."
"Bugün biraz karamsarım. Ne olacak sence, bu günleri atlatabilecek miyiz?"
"Karamsarlık mı? Sana hiç yakışmıyor. Zor günler yaşıyoruz, ama hep birlikte mutlu anlar biriktirmeye devam edeceğiz. Nice kötülüğe dayandı dünyamız; bu da gelir, bu da geçer."
"İnsan bazen kendine bile yabancılaşabiliyor."
"Ne güzel işte. Düşünsene, kendine yabancılaşmışsın, sonra kendine döndüğünde tanışabileceğin bir benlik seni bekliyor."
"Diyorsun ki kendine yabancılaşmamış insan kendinden uzaklaşır."
"Bilmiyorum, uzaklaşmak gibi değil de, nasıl desem, kendine alışıyorsun, yerleşik bir kanıksama hali, bundan dolayı ne kişiliğinin ne de yaşadıklarının farkına varabiliyorsun. Eğer kendini yeni biri gibi görürsen daha çok heyecanlanırsın ve özünü aramaya başlarsın. Biriyle tanışmak gibi işte."
"O zaman ne mutlu kendine yabancılaşanlara!"
"Hehe öyle de diyebiliriz belki. Konu güzel, ama günün sorusunu da unutmayalım."
"Aaa evet! Merakla bekliyorum."
"Sorumuz geliyor: 'Bugün bir robot tasarlıyor olsan, tasarım robotunun hangi özellikleri olsun isterdin?'"
"Ezgi? Alooo, Ezgi, sesimi duyabiliyor musun? Orada mısın? Galiba hattımızdan düştü, umarım canı yanmamıştır."
***
Robotların çağına ciddi adımlarla ilerliyoruz. Zaten dijital bilgi uzun zamandır hayatımızdaydı. Ancak ilerleyen teknoloji ve yapay zeka çalışmaları ile robotlar hiç olmadığı kadar güçlendi. "Jetgiller"i hatırlıyor musun? İzlediğin bir çizgi film miydi? Evin hizmetçisi Rosie adında bir robottu ve neredeyse aile üyelerinden biriydi. Yakın gelecekte Rosie'ler yaygınlaşacak, adeta buzdolabı gibi her evde olacak. Bu arada, Jetgiller'in ilk ne zaman yayınlandığını biliyor musun? 1962! Belki ilk kez bu çizgi filmde gördüğümüz çoğu icat bugün kullanılıyor: Görüntülü konuşma, akıllı saat, temizlik robotu ve daha neler neler...
**
Hadi biraz hayal kuralım. Bir robot tasarlıyor olsam öncelikle bunun öğrenen bir makine olmasını isterdim. Üç kaynaktan beslenmeli. Doğrudan benim sözlerimden, kullandığım dijital servisler ve cihazların bana dair tuttuğu verilerden, bir de tüm dijital bilgilerden. Mesela kitapları, dergileri okuyabilecek. Psikoloji külliyatını indirebilecek, bilgileri özümseyecek, kıyaslayacak ve hatta tartışacak. Bilgi dağarcığıyla birlikte çıkarsama becerisi de bulunacak. Yani bu robot biraz da Sherlock Holmes olacak. Beni benden iyi anlayacak. Gerektiğinde uyaracak, bana önerilerde bulunacak. Yağı, şarjı kadar duyguları da önemli olacak. Beklediği ilgiyi, değeri görmeyince bozulacak. Özellikle bu, insanın bencilleşmemesi adına oldukça hayati... Üzerine roman yazılabilecek bir konu. Şimdilik burada bırakalım. Canım mutluşka, programımızın sonuna geldik. Yarın buluşmak dileğiyle. 
*
Birer Paragraflık Arkası Yarın  14/16 
Lambaderin kırmızı başlığı bir masalın içindeymişim gibi hissettiriyor. Boyanmış sarı ışık odanın duvarlarına çarparken, kavanoz güncemin gözyaşlarıyla ıslanmış bir sayfasında ölümü görüyorum. Lisedeyken, trafik kazasında vefat eden sınıf arkadaşımın ardından yazdıklarım bunca yıl sonra hâlâ yakıyor canımı: "Pande Mika, üşümek kadar yakınsın ölüme, unutma." Neleri kafamıza taktığımızı, nelere dertlenip acı çektiğimizi düşündükçe kendime ve benim gibilere acı acı gülüyorum. Bu hayatta ölüm var. Bir şans geldik dünyaya, ne zaman veda edeceğimiz belli değil. Uçurum kenarındaki bu yaşamın hakkını veremiyoruz. Belki de ömrümüzün sonsuz olmadığını unutuyoruz.


bu senin sorun mutluşka
Yaşadığın en büyük hayal kırıklığı neydi?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

27 Nisan 2020 Pazartesi

Nefes Alır Gibi Öğrenmek (13/16)


Canım mutluşka, programımız başlıyor, ben Mutlu Anlar Koleksiyoncusu. Yorgunum. Market alışverişini yine detarjanla yıkadım. Bu herhangi bir şeyi temizlemekle aynı güçlükte değil. Neden mi? Elimde tuttuğum şey, zor süreçlere yol açabilir. Dolayısıyla yemek sonrası bulaşığını yıkamaktan farklı olarak fena halde kasılıyorum. Bu da yorgunluk olarak geri dönüyor.
****
Bugünkü konumuz öğrenmek. Ezgi'nin soruları içinde en çok heyecanlandığım bu olabilir, çünkü ben öğrenmeye âşık bir insanım. Bu tutkumu odaklanarak yalnızca bir konuya yöneltsem onun uzmanı olabilirdim. Ancak benimki değişik oranlarda farklı alanlara dağıldı. Cevap vermeye geçtim, ama geleneği bozmayayım ve soruyu olduğu gibi bir kez daha söyleyeyim: "Öğrenmek çok kıymetli, bilgiye giden yol ise herkes için farklı. Senin öğrenme yolların nedir, çok merak ediyorum."
***
Öğrenmek dediğimiz eylem beyinle alakalı. Vücudumuzun bu parçası, hâlâ sırları keşfedilmeye devam edilen, tam olarak bilinmeyen, gizemini koruyan ve muhtemelen epey bir süre daha koruyacağı düşünülen bir organ. Öğrenmek, genel bir yaklaşımla bilgiyi özümsemek olarak tanımlanabilir. Bu soru için kendi bilgi edinme yollarımı yazacağım. Ama öncesinde, öğrenmeyle çok ilişkili olan "zeka" için de bazı şeyler söyleyeceğim. Senelerce "IQ seviyesi" diye bir meseleden bahsettik. Kimin seviyesi daha yüksekse o daha akıllıydı. Bu epey bir süre zekanın amiral gemisiydi. Sonra "duygusal zeka" gibi başka kavramlardan, anlayışlardan söz edilir oldu. Bu arada "çoklu zeka" diye bir kuram da dillendiriliyordu. Buna göre zeka; sözel/dilsel, ritmik/müzikal, mantıksal/matematiksel, görsel/uzamsal, bedensel/kinetik, sosyal/kişiler arası, içsel/kişiye dönük, doğacı/varoluşsal olmak üzere dallara ayrılıyordu. Aslında "yatkınlık" olarak değerlendirilen hâl de biraz bununla ilgili. Yazan birinin sözel/dilsel zekasının diğerlerine göre gelişkin olması şaşırtıcı değil.
**
Gelelim sorunun cevabına. Öğrenmek benim tutkum. Bunun için her kaynaktan yararlanabilirim; Videolar, canlı söyleşiler, atölye çalışmaları, sohbet, kitap, dergi, mobil uygulamalar... YouTube başta olmak üzere video paylaşım sitelerinde çok zaman harcarım. Ayrıca Udemy, Vidobu gibi ücretli/ücretsiz içerik sunan video eğitim kütüphanelerini kullanırım. Son zamanlarda Coursera, edX, Future Learn gibi dijital eğitim ortamlarına yeni yeni girmeye başladım, büyüleyici. Arada Dergilik, PressReader, E-Dergi gibi uygulamalardan dergilere bakarım. İyi bir kitap okuru olduğumu söyleyemem, ama kitaplardan öğrenmeyi de severim. Bunun için ya kitap satın alırım ya da kütüphaneden veya dijital olanaklardan yararlanırım. Ayrıca sesli kitaplar da keyifli bir dünya. Storytel gibi ücretli platformları da kullanırım, ücretsiz erişilebilen kayıtları da dinlerim. "Ben televizyon izlemem, sadece belgesel seyrederim." diyenlerden değilim, çatır çatır televizyon izlerim. TRT 2'de çok güzel programlar var. Başka kanallarda da var tabii. Netflix ve BluTv gibi yerlerde de güzel film ve dizilerin yanı sıra belgesel türünde yapımları takip ederim. Yeter herhalde bu kadar. Bir noktaya değinmeden bitirmeyeyim. Bütün bu saydıklarımın sürekli peşinde değilim. Öyle olsa bilgi küpü olurdum. Bir dönem bir kaçına takılırım, sonra başka birkaçına. Böyle böyle geçer günlerim. Canım mutluşka, programımızın sonuna geldik. Yarın buluşmak dileğiyle.
*
Birer Paragraflık Arkası Yarın  13/16 
Herkes evinde, alışveriş baki. Pek çok insan e-ticaret sitelerinin müdavimi oldu. Kargo firmaları vızır vızır çalışıyor; haliyle gönderiler gecikiyor. Annemin doğum günü kutusu da bu sebeple iki gün sonra ulaştı. Tabii ben bunu bilmiyordum, sürpriz yapmak istemiş. Kuryeyi gördüğümde şaşırdım. Çünkü bu eve yeni taşınmıştım ve adresimi bilen pek yoktu. Annemse daha birkaç gün önce paket göndermişti. Üzerinde "Doğum günün kutlu olsun Pande Mika!" yazan ve gözlerinde kalp olan emojinin yapıştırıldığı kutuda üç kavanoz vardı; ikisinde yine sarma, birindeyse kavanoz güncem. Lisedeyken her gün minik kâğıtlara günlük yazar, sonra da bunları katlayıp büyükçe bir kavanoza koyardım. O zamanki sevgilimden ayrılınca sinirle bu günceyi çöpe atmıştım. Ama annem bunu da alıp saklamış. İyi de yapmış, insan ne yaşarsa yaşasın öfkeyle veya hangi duyguylaysa, yok edemez hayatını. Şimdi bir elimde sıcak çikolatam, geçmişimi okuyorum.


bu senin sorun mutluşka
Bu hayatta ne üretiyorsun?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

26 Nisan 2020 Pazar

Yemekte Kurşun Kalem Var (12/16)


Canım mutluşka, programımız başlıyor, ben Mutlu Anlar Koleksiyoncusu. Ezgi'nin sorularına yer verdiğim günlük yayınların yavaş yavaş sonuna geliyoruz. Görüyor olabilirsin, programların konuşma metinlerini blogda yayımlıyorum. Konuşmanın yazıya dönüşmesi ilginç bir süreç. Buna bir anda karar vermiştim, 12. kez gerçekleştiriyorum. Açıkçası sevdim. Bundan sonra da her gün değilse bile haftada bir defa bu radyo metinlerini paylaşmaya devam edeceğim. Belki zaman içinde ses kayıtlarına da yer verebilirim.
****
Bugünün sorusu elime ulaştı ve okuyunca program sırasında cevap vermeyi tercih etmeyeceğim bir konu olduğunu gördüm. Yemekler. "Ne var yani, sadece isimlerini anacağız." derse bazı komşularım, kesinlikle katılmıyorum. Sözcüğü duyarız veya görürüz ama birçok defa onun arka planında, kendi geçmişimizde ürettiğimiz, yazılmamış sayfaları okuruz. Bir de Ramazan ayında olmamız dolayısıyla bu konudan biraz daha imtina ediyorum.
***
Konuştukça konuştum ve hâlâ günün sorusunu söylemedim. Uçağımın kanadına konan postacı güvercin, şöyle bir şey diyor: "İşte cevapları ile ağız sulandıracak bir soru; eğer günleri bir yemeğe benzetseydin, haftanın günleri hangi yemekler olurdu?" 
**
Soruyu yemeğe göre değil de kırtasiye malzemelerine göre cevaplayacağım. Haftanın hangi gününde, hangi kırtasiye malzemesine ihtiyaç duyulabilir? Bu fikri veren dağınık masama teşekkür ediyorum. Bir ara toplasam iyi olacak. Hadi listeleyelim.
  • Pazartesi: Silgi. Yaşadığımız hayattan belki memnun değiliz ve hayallerimiz var, olmasını istediğimiz şeyler. "Pazartesi sendromu" diye tutturulmuş gidiyor. Ancak bu vakadan tamamen kendi yaşantımız sorumlu değil. Toplumun inandırdığı sahte bir gerçeğin altında ezildiğimizi düşünüyorum. Bu algıyı silmek ve daha iyi hissetmek için bir silgi hiç de fena olmaz.
  • Salı: Sulu boya. Yeni haftaya alışıyoruz. Yedilinin ilk gününe benzemiyor. Bize sert gelen şeyleri her zaman yaşayabiliriz. Onları suyla yumuşatalım, boyalarla da renklendirelim ki daha rahat kabul edilebilir bir hâl alsın.
  • Çarşamba: Pergel. Yaşam, cetvelle çizilmiş gibi yaşanabilir mi? Sanmıyorum. Her neresindeysek ömrün, o güne batıracağız pergelin ucunu ve yeni döngüler yaratacağız. Haftalık düzende çarşamba bunun için pek uygun. Ne başında, ne sonunda, ne de ortasında. Kendi halinde, kararsız bir yerde.
  • Perşembe: Mürekkep. Haftanın ortası, haliyle bitmiştir dolma kalemin kışlığı. Yenilemek lazım. Ruhu da. Bünyeyi de. Yaşanacak günler var, tazelenmeli insan.
  • Cuma: Fırça. Kendimizle daha çok zaman geçireceğimiz hafta sonu için renkli ve artistik planlar resmetmek adına.
  • Cumartesi: Resim kâğıdı. Bu gün çalışmayanlar için tabii. Serbest zamanla dolu hafta sonu için büyükçe bir zemin. Ne istersen onu yap.
  • Pazar: Kurşun kalem. Günahıyla, sevabıyla yaşıyoruz hayatta. Doğrular da bizim için, yanlışlar da. Hatalarımızdan ders çıkarmak önemli, ama yaptığımız hataları büyütmek ömür denilen mucizeye yakışmaz. Yazması kolay, ancak psikoloji dediğimiz şey kıvılcımı yangına dönüştüren türden olursa zihin ne yapsın, illa büyütecek. Haftanın son gününde, geçen bir hafta için yapacağımız değerlendirmeyi kurşun kalemle çizelim ki gerektiği yerlerini silebilmemiz kolay olsun.
Yemekten girmek üzereyken kırtasiye malzemelerinden çıktık. E biraz farklılık hiç de fena olmaz, değil mi? Canım mutluşka, programımızın sonuna geldik. Yarın buluşmak dileğiyle.
*
Birer Paragraflık Arkası Yarın  12/16 
Olmaz olmaz deme, her şey olur bu hayatta. Bugün ikinci jüri için bilgisayar başına geçtim. Kuzenim... Benim canım kuzenim... İlk atlıkarıncam... Ekrandaki öğrenci, hoca ve jüri üyelerine bakıp bunca insan nasıl bu dijital çerçeveye sığabildik diye düşünürken, kuzenim bir anda saksafonunu eline aldı. Ben de tasarım okulunda öğrenciydim, ama hiçbir sınavda hocalarımdan biri çıkıp da müzik aleti çalmamıştı. Tek şaşırdığım bu olsa neyse. Hayatımın en sıra dışı anlarından birini yaşadım. Kaşla göz arasında mitoz bölündüm ve az önce yüzüne baktığım herkes ben oluverdi. Sonra da dünyanın en güzel korosundan aynı sözleri duydum: "Mutlu yıllaaar Pande Mika!"


bu senin sorun mutluşka
Pazar günü bir his olsaydı ne olurdu?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

25 Nisan 2020 Cumartesi

Sosyal Ağlar ile Balık Tutulur mu? (11/16)

 

Canım mutluşka, programımız başlıyor, ben Mutlu Anlar Koleksiyoncusu. Her gün Koronavirüs'le ilgili güncellenen sayıları takip ediyorum. Her gün can kaybediyoruz. Her gün binlerce yeni vaka ortaya çıkıyor. Ancak Türkiye için veriler, bulaşıcı bir hastalığa karşı ümitvar olabileceğimizi gösteriyor sanki. Önlem almaya ve evde kalmaya devam edelim.
****
Hattımızın diğer ucunda, acar muhabirimiz Ezgi var. Bakalım bugün için komşularımızla hangi soruyu paylaşıyor. Hemen kulak verelim.
"Alooo, Ezgi, sesimi duyabiliyor musun?"
"Evet, sesini duyabiliyorum Mutlu Anlar Koleksiyoncusu."
"Ne var ne yok? Salgın günleri nasıl geçiyor?"
"Herkes gibi ben de olabildiğince evimdeyim. İşimi uzaktan yapmaya çalışıyorum. Haber atölyelerimi çevrim içi gerçekleştiriyorum. Başta biraz zorlandım, ama her şeye alışılıyor eninde sonunda."
"Doğru söylüyorsun. Nelere alışmıyor insan, yeni çalışma biçimlerine mi alışamayacağız?"
"Gazeteciliğin asıl meselelerinden biri haberdir. Son yıllarda kişi haberlerinin önemli bir kısmında özneler kendi kendilerini haber yapıyorlardı, bize de bunları derleyip toparlamak düşüyordu. Sosyal medyadan bahsediyorum. Zaten Internet benim için halihazırda bir iş ortamı olmuştu. Şimdi biraz daha yoğunlaştığını söyleyebilirim."
"Sosyal medya. Önceleri sıkı bir ilişkim vardı bu tür platformlarla ama artık sıkıldığımdan mıdır bilmiyorum, zaman ayırmaz oldum. Bir Blogger işte, diğerleri tadımlık."
"O zaman günün sorusunu paylaşmanın tam sırası."
"Dinliyorum."
"Sosyal medyanın 3 iyi, 3 kötü özelliği hakkında konuşalım mı bugün?"
"Süper olur. O zaman senin cevaplarını da burada alabileceğiz."
"Aslında pek sayılmaz. İş beklemez."
"Maalesef. Her şey değişse de değişmeyecek şeylerden biri işlerin hiç beklemeyeceği. Kendine dikkat et. Yayına bağlandığın için teşekkürler."
"Ben teşekkür ederim, hoşça kal."
***
Sosyal medya ya da başka bir söylemle sosyal ağlar. Blogger, Facebook, Twitter, Instagram ve daha nicesi. Bazılarını yıllardır kullanıyorum, bazılarını hiç kullanmadım. Son zamanlarda en çok zaman geçirdiğim ise Blogger, diğer saydıklarım varla yok arasında. Sosyal ağların iyi ve kötü özellikleri olduğu bir gerçek. O zaman önce iyilerden başlayalım.
  1. Sosyal ağlar, görüşmediğin/görüşemediğin insanlardan haberdar olmanı sağlar.
  2. Sosyal ağlar, gerek özel yaşamda gerek iş yaşamında izlenim yaratmayı sağlar.
  3. Sosyal ağlar, hızlı ve çok görüşlü bilgi akışını sağlar.
**
İyileri sıraladıktan sonra kötülerden de bahsedelim. Tabii ki herkes için iyi ve kötü nitelemeleri değişkenlik gösterir. Sosyal ağların bana göre kötü özellikleri de az değil. Ama üçle sınırlandıracağım şimdilik.
  1. Sosyal ağlar, bir illüzyon sahnesidir ve çoğu kişi sadece en güzel anlarını sergiler. Bu platformlardaki paylaşımlara bakarak insanın bunalıma girmesi işten değil.
  2. Sosyal ağlar, zaman katilidir.
  3. Sosyal ağlar, herhangi bir gündem konusuna aşırı maruz kalmaya neden olur.
Canım mutluşka, programımızın sonuna geldik. Yarın buluşmak dileğiyle.
*
Birer Paragraflık Arkası Yarın  11/16 
İnsanlar küçüldükçe sayıları artarmış; çevrim içi toplantıyla öğrendim. Bu kadar insanın yüzünü aynı anda görebileceğim bir yuvarlak masa var mıydı bilmiyorum, ama dikdörtgen bir ekrana sığdık işte. İki saat boyunca onca insanın yüzüne bakmaya çalışmak ne zormuş. Yaşam alışkanlıkları kadar çalışma biçimlerini de değiştirdi bu salgın. Bir üniversitenin tasarım jürisine katıldım. Öğrenciler bir bir işlerini gösterdi. Hocalar ve benim gibi birkaç konuk jüri de çalışmalara bakarak değerlendirme yaptık. Son anda davet edilince başta istememiştim ama kuzenim "Pande Mika lütfen!" diye ısrar edince kıramadım, iyi de oldu gerçi, biraz sosyalleştim. Kendi kendine kalınca ister istemez kurmaya da başlıyor insan. Zihinde olmadık şeyler peyda oluyor. Yarın bir jüriye daha katılacağım. Adeta arınıyorum.


bu senin sorun mutluşka
Son zamanlarda herhangi bir konuda bakış açını değiştirdin mi?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

24 Nisan 2020 Cuma

Bir Tatlı Huzur (10/16)

 

Canım mutluşka, programımız başlıyor, ben Mutlu Anlar Koleksiyoncusu. Salgında bir günü daha geride bıraktık. Yaşam biçimlerimizi bu yeni duruma uydurma noktasında her geçen gün biraz daha iyiye gidiyoruz. Uzmanlar tarafından belirtilen kurallara uyma açısından yüzde yüz başarı sağlanamasa da çoğunluğun buna riayet ettiği görülüyor. Neşeli dinleyenler. Unutmayalım ki bir anlık ihmal çok büyük acılara yol açabilir. Önlemimizi alalım ve evde kalmaya devam edelim.
****
Bugün Ramazan ayının ilk günü. Popülerizm içinde biraz erise de kendi kültürünü yaşatabilen bir dönem. Öyle büyük bir kültür ki inananlara olduğu kadar inanmayanlara da etkisi var. Peki, Ramazan denildiğinde aklıma neler düşüyor? Her şeyden önce iftar, Ramazan pidesi, top atışı... Minareler arasına gerilen mahyalar... Gölge oyunlarının efsane ikilisi; Karagöz ve Hacivat... Şerbetçiler, macuncular... Pek tabii bir de sahur...
***
Ramazan denildiğinde aklımıza bile gelmemesi gereken şeyler de var... Örneğin, iftar sofralarını süsleyip püsleyip fotoğraflarını sosyal ağlarda paylaşmak. Kaldı ki bunun normal zamanda da yapılmaması lazım; bana göre saygısızlık ve şımarıklıktan başka bir şey değil. Komşu açken tok yatmak kötü; gel gör ki komşuluk ilişkileri de zayıfladı. Ama yine de bu açığı kapatacak dernekler var. Bağış seçeneklerini düşünebiliriz. Mesela hakkında biraz bilgim olan ve güvendiğim LÖSEV'i önerebilirim. Orucu sadece bir süreliğine aç ve susuz kalmak olarak değerlendirmiyorum. Bu ayı daha iyi insanlar olmak adına bir fırsat şeklinde de görebiliriz. 
**
Ramazan'dan bahsederken Ezgi'nin sorusunu unutur muyum hiç? Bakalım bugünkü uçağımda neler yazılı: "Bugün bir şarkı listesi yapalım. En sevdiğin film müziklerinden oluşan bir liste şahane olur." Tercihimi Türk Sineması'ndan yana kullanacağım ve dönem olarak da yakın geçmişten uzak duracağım. Bu arada, televizyon seyreder misin bilmiyorum, ama bu günlerde ekranda ne kadar çok Kemal Sunal filmi gösterildiğinin farkında mısın? Ne büyük aktörmüş ki yaşadığımız bu zorlu günlerde hüneriyle yanımızda oluyor. Kabul ediyorum, her biri müthiş filmler değil, ama onun bir bakışı, bir gülüşü bile içimi ısıtıyor. İşte listem:
  • Hababam Sınıfı; Melih Kibar
  • Selvi Boylum Al Yazmalım; Cahit Berkay
  • Çöpçüler Kralı; Özdemir Erdoğan (Eser: Gurbet)
  • Neşeli Günler; Melih Kibar
  • Tosun Paşa; Santurî Ethem Efendi (Eser: Şehnaz Longa)
  • Mavi Boncuk; Söz/Müzik: Hulki Saner/Elekber Tagiyev (Yorum: Emel Sayın)
  • Oh Olsun; Oktay Yurdatapan (Yorum: Füsun Önal)
*
Birer Paragraflık Arkası Yarın  10/16 
Bu koronavirüs günleri sayesinde temizlikten haz duyar hale geldim. Salgını atlattıktan sonra da muhtemelen hobi olarak temizlik yapacağım. Radyom yine nostaljik parçalar çalıyor. Bezi aldım elime, o cam senin, bu çerçeve benim. Şarkıdaki ritme enstrümanlarımla eşlik ediyorum. Arada lekelere bakınca Korhan'ı hatırlamıyor değilim, ama cam-sil'den bir fıs, hop her şey tertemiz. Çocukluktan beri böyleyim aslında, pek çok insana anlamsız gelen her türlü leke ve iz benim için çok şey ifade edebilir. Sadece kirli cama bakarak bile bir hikâye uydurabilirim. Zaten bundan dolayı grafik tasarımcı oldum. Hayallerimin arkasında dursaydım bir aşçı da olabilirdim, ama halimden memnunum. Belki bir gün yemekler üzerine bir grafik işine başlarım. Bunu bir düşün Pande Mika.


bu senin sorun mutluşka
"Ramazan" denildiğinde aklına ilk ne geliyor?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

23 Nisan 2020 Perşembe

Başlamayan Sandviç (9/16)


Canım mutluşka, programımız başlıyor, ben Mutlu Anlar Koleksiyoncusu. Evlerimizin pencere ve balkonlarından bayramımızı hep birlikte nasıl kutlayacağımızı merak ediyordum. Saat 21.00 olduğunda, ben de yüzümü sokağa döndüm ve komşularımla birlikte İstiklal Marşı'nı okudum. Neşeli dinleyenler. Bugün 23 Nisan, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, kutlu olsun.
****
Ezgi'nin bugün için belirlediği soruyu paylaşmadan önce, bayramı evde kutlamaktan dolayı içimin biraz burkulduğunu söylemek istiyorum. Ama evde kalmalıyız; salgın, etkisini sürdürmeye devam ediyor. Unutmayalım ki hayat eve sığar. Ve günün sorusu: "Sandviç sevenlerden misin? Kendi uydurmuş olduğun efsane sandviç tarifini vermek ister misin? Ne de olsa sandviç candır! Ama senin efsane yemeğin başkaysa, onun tarifini ver. Nasıl olsa tarif deneyecek bol bol vaktimiz var."
***
Yemek temasında bir yayın olmadıkça burada ballandıra ballandıra herhangi bir yiyecekten bahsetmeyi tercih etmiyorum. Blogda, bu konuşma metinlerinin ardından yazdığım "Birer Paragraflık Arkası Yarın"larda gayet sıradan olarak kabul ettiğim patatesli börekten söz ettim ve "olsa da yesek" diye bir yorum aldım. Hiç istemeyeceğim türden bir yorumdu. Dolayısıyla sorunun bir kısmını pas geçiyorum. Evet, sandviç sevenlerdenim.
**
Bugün, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Çok yorgunum, sohbeti kısa keseceğim. Canım mutluşka, programımızın sonuna geldik. Yarın buluşmak dileğiyle.
*
Birer Paragraflık Arkası Yarın  9/16 
Karantinada geçen onca günden sonra, artık evde yaşamaya alışsam da doğayı özlüyorum. Rengârenk çiçeklerin açtığı mevsimi kaçırıyoruz. Bu bir bakış açısı. Diğer yandan, hayatı yakaladığımızı da düşünebiliriz. Sanki bu daha ağır basıyor. "İnsan ömrünün hakkı her mevsim ilkbaharı yaşamaktır." derdi eski bir dostum. Onunla görüştüm telefonda. Atlıkarıncayı anlattığımda hatırlattı bu sözü. Her insanın hayatında bilgeler olmalı. Sözüne değer vereceği kişilerle karşılaşmalı insan. Hiçbir ihanetin geri dönüşü olamaz, ama yaşanan güzel günleri de hiçbir yanlış karar baştan aşağı söküp atamaz. Birlikte geçirdiğimiz güzel günlerin hatrına Korhan'a saygı duymaya devam edeceğim. Ama bir daha onunla ne olursa olsun ilişki kuramam. Elbette yaralayıcı, ancak iyileştim; yaramı bir daha kanatamam. Ayrıca kimse çocukluğuma zarar veremez, atlıkarıncamı benden alamaz. Bir kez doğdum bu hayata ve her mevsimi ilkbahar gibi yaşayacağım. Tesadüfe bak; radyoda "Dönence" çalmaya başladı. Teşekkürler Barış Abi, böyle güzel şarkılar yaptığın için. Eski dostum sana da teşekkür ederim, beni Pande Mika Girdabı'nda boğulmaktan kurtardın.


bu senin sorun mutluşka
Nerede o eski bayramlar?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

22 Nisan 2020 Çarşamba

Çizgili Pijama Düşleri (8/16)


Canım mutluşka, programımız başlıyor, ben Mutlu Anlar Koleskiyoncusu. Yarın, yüce meclisimizin kuruluşunun 100. yıl dönümünü kutlayacağız. Yarın, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'mız. Pek çok insanın düştüğü bir yanlış algılamaya değinmek istiyorum. Bu bayram, salt çocuklar için değil. Hepimiz için çok anlamlı ve özel olmalı. Ancak, çocuklara armağan edildiği için bu günde onların daha mutlu olmalarına, eğlenmelerine ve keyifli anlar geçirmelerine olanak sağlamalıyız. Evet, çocuk bayramı; ama bundan önce, hepimiz için önemli olan meclisimizin açılışıyla, halkın kendi kendini yönetebilmesi anlayışının, yani bizim için ulusal egemenliğin doğum günü. En az çocuklar kadar büyüklerin de bu günü şen bir şekilde kutlaması gerektiğine inanıyorum.
****
Bu sabah, balkonuma düşen uçak rengârenk bir kâğıttan yapılmıştı. Bu zamana dek aldıklarım beyazdı, bunun renkli olmasının nedeni ne olabilirdi? Üstünde yazılı soruyu okuyunca anladım. Bugünkü konu, daha çok çocuklukla ilişkilendirilen, ama benim için değeri hâlâ çok büyük olan çizgi filmlerle ilgiliydi: "24 saatini bir çizgi film kahramanı ile geçirecek olsan bu hangi kahraman olurdu? Onunla neler yapmak isterdin? Maceralarını çok merak ediyorum." 
***
Neşeli dinleyenler. Hiçbir çocukluk kahramanımı diğerlerinin üstünde tutarak mutlu anlarıma ihanet edemem... Birkaçından birden bir kurgu yapabilir miyim? Güne Şirinler'in köyünde başlardım. Mantar evlerde, rahat bir uykunun ardından, apartman gürültüsü olmadan, doğanın içinde gözlerimi açardım. Önce Usta Şirin'in inşa ettiği su kulesinin altında elimi yüzümü yıkar, sonra da Obur Şirin'in böğürtlenli pastasından yiyerek güne tatlı bir başlangıç yapardım. Sonra Müzisyen Şirin'in bestelerini dinlerken, Şirin Baba ile Şirinköy'ün yerel içeceklerinden yudumlayıp sohbet ederdik. Daha sonra, diğer Şirinler ile birlikte, meyve toplamaya ormana giderdik. Ormandayken önce uzaktan bir ses duyardık ve bunun Gargamel olması ihtimaline karşı tedirginlik yaşardık. Ama çok geçmeden anlardık ki bu ses Shaggy'e aittir. Tabii ki yanı başında Scooby de vardır. Hemen sonra diğer gizem avcıları da yanımıza gelirdi. "Keşke Şirin Baba da burada olsaydı." diye iç geçirdikten sonra Scooby ve arkadaşlarıyla birlikte ormanın derinliklerine doğru yürürdüm. Neden Şirin Baba'nın da olmasını isterdim, biliyor musun? Çünkü Velma ile Şirin Baba konuşsalar belki Gargamel için bir çözüm bulabilirlerdi, Velma de çok akıllı.
 **
Akşamüzeri. Ormana karanlık çökmeden bir yere sığınmalıyım. Gizem avcıları, bir iş için ayrıldı. Acaba kimin evine misafir olsam? Buldum! Winnie! Hem acıkmıştım, onda bal da vardır. Aaa Piglet sen de mi buradasın? Tiger! Ne? Eeyore'un doğumgünü mü? Mutlu yıllar tatlı eşek. Bir yandan onlarla sohbet ederken, öte yandan Tavşan'ı düşünüyorum. Neden burada değil? Acaba aralarında bir sorun olabilir mi? Açıkçası keyiflerini kaçırabilir diye sormaya da çekiniyorum. Bu sırada kapı çalıyor; Jerry. Eminim birazdan Tom da gelir. Sürekli kavga ediyorlar, ama birbirlerini çok sevdiklerini de biliyorum. Piglet, boyuna daha uygun bir arkadaş bulduğundan sevinçli, Jerry ile birlikte yaş pasta yiyor. Tom, Winnie, Eeyore ve bense pastalarımızı çoktan bitirmiş, çaylarımızı içiyoruz. Derken biri pencereden taş attı ve doğumgünü çocuğunun kuyruğuna çarptı. Biz ne olduğunu şaşırmış halde dışarı bakıyoruz. Fred gelmiş. Kapımız tabii ki ona da açık, üstelik demlikte sıcacık çayımız da var. Wilma'yla tartışmışlar, o da yürüyüp rahatlamak için ormanda dolaşıyorumuş. Pencereden süzülen sarı ışığa kayıtsız kalamamış, seslenmiş, ama duymamışız, çareyi taş atmakta bulmuş. Eee ne de olsa o bir Taş Devri insanı. Çizgi dünyadan arkadaşlarımla sohbeti koyulturken bir kedinin hırçın miyavlamasını duyuyoruz. Azman. Biraz sonra Gargamel de görünüyor. Perdenin ardından onlara bakıyorum ve "Ne kadar uğraşırsanız uğraşın Şirinler'in köyünü bulamayacaksınız. Çünkü siz uslu birer çocuk değilsiniz." diyorum sadece kendimin duyabileceği bir sesle... Canım mutluşka, programımızın sonuna geldik. Yarın buluşmak dileğiyle.
*
Birer Paragraflık Arkası Yarın  8/16 
Patlamak üzereyim. Hayır, sıkıntıdan değil. Bir tepsi dolusu patatesli börekten. Gerçi bunu da sıkıntıdan yaptım, aman neyse. İlk börek deneyimim hiç de fena değildi. Acaba mercimek köftesi de yapabilir miyim? Saçmalama Pande Mika! Saç malanmaz, taranır. Anne! Atlıkarınca! Çocukluğum! Korhan! Kendime gelmeliyim. Biliyorum, çok misafirperverim.


bu senin sorun mutluşka
"Keşke yaşanmasaydı..." dediğin bir an var mı?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

21 Nisan 2020 Salı

Güneşe Bakan Ayçiçeği (7/16)


Canım mutluşka, programımız başlıyor, ben Mutlu Anlar Koleksiyoncusu. Yayınımızı bir süredir dinleyenler, radyo programına başlamadan önce blog yazdığımı bilirler. Hoş, hâlâ yazmaya devam ediyorum, insan nasıl bırakabilir ki tutkun olduğu bir şeyi. Yazı arşivime bakarken, birkaç yayının yorumlarına cevap vermeyi unuttuğumu fark ettim. Mahalle komşumuz Ezgi'nin -aynı zamanda radyomuza muhabir olarak da bağlanır- geçen sene bloglar arasında yaptığı meydan okuma sırasında yazdığım yazılarda olmuş bu gözden kaçırma. Bir senenin ardından tek tek cevapladım. İçlerinde hâlâ iletişimde olduğum blogger'lar da vardı, son zamanlarda haberleşemediklerim de.
****
"Alooo, Ezgi, sesimi duyabiliyor musun?"
"Evet, sesini duyabiliyorum Mutlu Anlar Koleksiyoncusu."
"Bugün için yayında olmanı beklemiyordum, sürpriz yaptın."
"Yoğun bir gün yaşadım, sana uçak gönderemedim, başka birinden de geldi mi emin olamadım. Radyoyu açıp programını dinleyeyim, eğer günün sorusu sana ulaşmadıysa arayayım diye düşünüyordum ki benden bahsettiğini duyunca hemen aradım."
"Ne iyi yaptın! Nasılsın, keyfin yerinde mi? Bu arada yoğunluk neden, her şey yolunda mı?"
"Yolunda yolunda, merak etme. Süperim. Örgü işleri; bir hırka bitirdim, onun fotoğraf çekimlerini yapıp bir dergiye yollayacağım."
"Hmm, yine üretkenliğin üstünde."
"Yoksa hayatın tadı mı çıkar!"
"Haklısın. Ellerine sağlık. Günün sorusunu bilmiyorum, bizimle paylaşır mısın?"
"Elbette. 'Hangisini tercih edersin? Gün doğumu ya da gün batımı.'"
"Güzel soru, her zamanki gibi."
"Teşekkür ederim. Şimdi kapatmam lazım. İyi yayınlar diliyorum."
"Teşekkürler. Hoşça kal."
***
Neşeli dinleyenler. Yaşamayı seviyorum, ama yaşamın hakkını yeterince verebildiğimi hiç sanmıyorum. Zaman geçiyor, yaş ilerliyor, belki de ömür tükeniyor. Bunu, yaşadığımız salgın günlerinde daha çok düşünmeye başladım. Psikolojim ya yerine oturuyor ya da alt üst oluyor, bunu tam olarak kestiremiyorum. Neyse. Güneşe bakalım. Yüzünü güneşe çeviren ayçiçeğinin İngilizce, Almanca, Arapça gibi dillerde karşılığı güneşle ilgiliyken, biz neden güneşe bakmasına rağmen bu bitkiye "ayçiçeği" diyoruz? Bunu hiç düşünmüş müydün? Adını bir kenara bırakarak, bir çiçeğin yüzünü güneşe çevirmesine dönelim ki aslında bu ne kadar da etkileyici bir durum... Güneşten söz ediyoruz, ama güneşsizliği de konuşalım. Kendimi daha çok gece insanı olarak tanımlıyorum. Tabii bu, sabaha karşı 4'e kadar uyanık kalan, sonra da 12'de, 1'de uyanan biri olduğumu düşündürmesin. Daha makûl saatlerde uyanığım. Ama geceyi gündüze göre daha çok severim. Çünkü daha sakindir ve karanlık, odaklanmaya yardım eder. Öyleyse tercihimi hangisinden yana kullanacağım? Gün doğumu mu yoksa gün batımı mı?
**
Gün batımı pek çok insan için olduğu gibi benim için de romantik değerdedir. Ama bu, günün koşturmacısı içinde olmaz tabii, özel bir zaman ayırmak gerekir. Gün doğumu ise özellikle gece çalışanlar ya da tamamen gece yaşamayı alışkanlık haline getirenler harici kişiler için görülmesi zor bir süreçti. Di'li geçmiş zaman kullanıyorum, çünkü son birkaç yıldır yaz saati/kış saati uygulaması kalktığından dolayı gün doğumlarıyla karşılaşma oranımız ciddi oranda arttı. Fakat belleğimde, gün doğumunun yeri uyku zamanına düşüyor ki bu yüzden onu yaşamak için daha çok emek vermek gerektiğine inanıyorum. Bu nedenle benim cevabım gün doğumu olacak. Canım mutluşka, programımızın sonuna geldik. Yarın buluşmak dileğiyle.
*
Birer Paragraflık Arkası Yarın  7/16 
Kafamı dağıtmak, zihnimi boşaltmak, belleğimi tuzla buz etmek istiyorum. Twitter'da yazdım, hiç tanımadığım birinden hiç deneyimlemediğim bir öneri geldi: Patatesli börek yapmak. Üşenmemiş, bir de tarif yollamış. Yufka hariç her şey var. Zaten market alışverişi yapacaktım. Yufka da alabilirim. Saçmalama Pande Mika! Ne böreği. Sen ne anlarsın börek yapmaktan. Zaten hep böyle olmadı mı? Sürekli kendi kendimi engellemedim mi? Altı üstü bir börek, neden yapamayacakmışım? Market evime çok yakın, çabucak gider gelirim. Kıyafetlerimi değiştireyim. Eldivenimi ve maskemi takayım. Çanta almayacağım, ne kadar az şeyle sokağa çıkarsam dönünce temizlik de o denli kolay oluyor. Her ihtimale karşı kolonya da yanımda. Listeyi bir kez daha gözden geçireyim ki eksik bir şey kalmasın. Patates, soğan, nane, pul biber, karabiber, tuz, sıvı yağ... Ne çok şey var, ama sen yoksun Korhan.


bu senin sorun mutluşka
Dinlediğinde seni alıp götüren bir şarkı var mı?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

20 Nisan 2020 Pazartesi

Seslenen Komşum İlham (6/16)


Canım mutluşka, programımız başlıyor, ben Mutlu Anlar Koleksiyoncusu. Umarım sağlığın yerindedir. Olağanüstü günler yaşıyoruz ve bu günlerde daha iyi anlıyoruz ki sağlıktan önemli bir şey yok. "Hayat eve sığar" sözünü aklımızdan çıkarmayalım ve evlerimizde kalalım. Evde kalarak hayat kurtarmak mümkün!
****
Sabah, çayımı içerken, birinin seslendiğini duydum. Önce benim için olduğunu düşünmemiştim, ama Mutlu Anlar Koleksiyoncusu ismini yakalayınca hemen perdeyi araladım ve baktım. Karşı evdeki komşum, kâğıdı bitttiği için uçak çoğaltamamış. Kendine geleni bana doğru uçurmuş, ama rüzgâr işte, başka bir eve düşmüş. Ne söyleyeceğimi de merak ettiği için seslenmeye karar vermiş. Öncelikle beni düşündüğü için ona teşekkür ediyorum. İşte günün sorusu: Son günlerde sana ilham veren ne okudun, izledin, gördün ya da dinledin? İster listele, ister tek tek anlat. Senin yaratıcılığına kalmış. İlham, şahane bir konu, konuşmak ve paylaşmak için. O zaman kısa bir aradan sonra yine buradayım.
***
O kısacık arada sözlüğe baktım. İlhamın ne demek olduğunu Türk Dil Kurumunun sözlüğünden okudum ve bu zamana dek bilmediğim bir tanımla karşılaştım. Seninle de paylaşayım. Güncel Türkçe Sözlük'te sözcüğün ikinci anlamı şöyle:
Tanrı'nın, peygamberlerin yüreğine doldurduğu tanrısal âleme özgü duygu ve düşünceler.
Ezgi'nin bugün için belirlediği sorudaki ilhamsa sözcüğün birinci anlamıyla ilgili: 
Esin.
Son günlerde esinlendiğim, bende yaratma heyecanı uyandıran şeyler neler olabilir? Düşündükçe çoğalır bu liste. Çünkü en ufak şey bile benim için bir dünya anlamına gelebilir. Alıcılarım açık; her şey bende bir etki uyandırır. Ama soruya cevap vermek adına bir şey söyleyeyim yine de. Mesela simgeler. Yakın geçmişte izlediğim, Göbeklitepe üzerinden bir hikâye olarak kurgulanan Atiye'de ve yeni bir yerli polisiye olan Alef'te tema odağında birer simge var. Bu simgeler, iki boyutlu bir izin ne kadar doğurgan olduğunu fark ettirdi. Üretme isteği uyandıran lekeler... Hatta önce onları yaratıp sonra dönüştürmek de mümkün. Yaratıcılık sınırsız bir evren.
**
Aslında bir gün yaratıcılığı da konuşmak lazım. Bu gerçekten derin bir konu. Hakkında düşünmeye, üzerinde tartışmaya değer. Hayatın her katmanıyla ilişki kurabilecek kadar büyük ve her birine değer katacak kadar da özel. Evet evet, bir gün yaratıcılıktan konuşalım. Canım mutluşka, programımızın sonuna geldik. Yarın buluşmak dileğiyle.
*
Birer Paragraflık Arkası Yarın  6/16 
Hayat tuhaf ve bu tuhaf hayatın içinde ben de olmadık şeyler yapmaya meyilliyim. Korhan'ı aramak istiyorum, onunla tekrar konuşmak... Bunu yapmamam gerektiğini çok iyi biliyorum, ama huyuma yabancı değilim, saplantılı bir halde onu düşünüyorum. Ah anne... Ah atlıkarınca... Ah çocukluğum... "Her şey bitti Pande Mika." diye yazdığı son derece absürt iletiden sonra cevap vermemiş, adeta hiç tanışmamışız gibi iletişimi kesmiştim. O bir kez yazmıştı, görmezden gelmiştim. İtiraf ediyorum; bir süre sosyal medya hesaplarını gizliden gizliye takip etmiştim, ama hepsi bu, daha fazla ileri gitmemiştim. Zaman geçtikçe normalleştim. Hafiyeliği önce azalttım, sonra da tamamen bıraktım. Ah anne, atlıkarıncayı göndererek bana sadece çocukluğumu hatırlatmadın; aynı zamanda ondan soğumama da neden oldun. "Dönence"yi bir daha nasıl dinleyeceğim...


bu senin sorun mutluşka
Benimle bir hayalini paylaşır mısın?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

19 Nisan 2020 Pazar

Sen Hiç Kayboldun mu? (5/16)


Canım mutluşka, programımız başlıyor, ben Mutlu Anlar Koleksiyoncusu. Bugün, pencere önündeki berjerimden Blog Mahallesi'ni seyrederken, hem pazar hem de sabahın ilk saatleri olmasına rağmen, pek çok komşumun uçaklar uçurduğunu fark edince, Ezgi'ye bir kez daha teşekkür ettim. O ne güzel bir manzaraydı. Yatakta pineklemek yerine, erkenden kalkarak güne başlamak ve rüzgârın getirdiği rastgelelikle yeni etkileşimler kurabilme fırsatını yakalamak şahane. Ben de balkonuma düşen soru işaretli uçağı çoğaltıp savurdum. Tabii ki bu arada cevabımı da düşündüm. Peki, Ezgi bugün için hangi soruyu hazırlamıştı?
****
"En son ne zaman kayboldun? Hikâyesini anlatsana." diye bir soruyla karşılaştım. Neşeli dinleyenler, doğrusu risk almayı pek sevmem. Bu nedenle bilmediğim yollara girmek gibi bir alışkanlığım yok. Elbette tamamen aynı sokaklardan, semtlerden ya da şehirlerden geçmiyorum. Ne diyordu şair Neruda? "...Yavaş yavaş ölürler... Her gün aynı yolları yürüyenler..." Burada değinilen, üzerinde binaların, levhaların, ağaçların olduğu çizgili şeritlerle süslü yollar anlamına gelmeyebilir tabii. Düşünmeye değer. Şiir çözümlemesini şimdilik bir kenara bırakarak, Ezgi'nin sorusuna döneyim.
***
Hayatımda pek yenilik yok, kaybolacak yollarla çok da karşılaşmıyorum. Tabii bununla birlikte, hiç geçmediğim sokakları kullanmayı da seviyorum. Sokakların çok fazla hikâyesi var ve bunlara denk gelmekten keyif alıyorum. Ama yer-yön belirleme açısından kaybolacak kadar kötü değilim. Üstelik yaşadığımız çağda, akıllı cihazların konum özellikleri sayesinde kaybolmak epey zorlaştı. En son kaybolduğumda sene 2010'du. Hiç bilmediğim bir çevredeydim, yol tarif edilmesine rağmen bulamamıştım, o zamanlar konum gönderme-alma gibi şeylerden de bihaberdim, zaten teknoloji bana genellikle sonradan gelir, neyse, en sonunda yolun sağından mı solundan mı gideceğimi kestiremeyince, yolu tarif eden kişiyi aramıştım.
**
Yazarken aklıma geldi. Bir de bilmediğim muhitlerde nereye varacağını kestiremediğim yürüyüşlerim vardır. Aslında bunlar da teorik olarak birer kaybolma sayılabilir. Ancak bu yürüyüşlerdeki amaç, halihazırda keşfetmek olduğu için sorunun çerçevesinde kabul etmiyorum... Unutmadan, bugün acar muhabirimiz Ezgi'nin doğum günü. Buradan sağlıklı, mutlu ve neşeli yıllar diliyorum... Canım mutluşka, programımızın sonuna geldik. Yarın buluşmak dileğiyle.
*
Birer Paragraflık Arkası Yarın  5/16 
Ah anne. Durup dururken beni düşürdüğün şu hale bak. Onu unutmuşken tekrar hatırlatmanın ne anlamı vardı ki. Ama sen nereden bileceksin... Küçükken bir tatil zamanı annem, babam ve ablamla birlikte kasabaya kurulan lunaparka gitmiştik. Oradaki ışıl ışıl atlıkarıncayı da, çalan "Dönence"yi de hiç unutmadım. Atlıkarıncadan sanki büyülenmiştim, herkese sürekli ondan söz ediyordum. Bütün ailenin meselesi haline gelmişti, kiminle konuşsam ona atlıkarıncayı anlatıyordum. Bir gün büyükşehirde yaşayan kuzenim  elinde minik bir kutuyla geldi. İçinden müzikli bir atlıkarınca çıktı. "Dönence" çalmıyordu, ama olsun, teypten çalardım ben onun yerine. Çok sevinmiştim... Atlı karıncanın benim için tek anlamı bu çocukluk hatırası değil. Gönüllü olarak çalıştığım dernek, geçen sene Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı bir lunaparkta sokak çocuklarıyla birlikte kutlamıştı. Korhan'la o etkinlikte tanışmıştık, ikimiz de atlıkarıncada görevliydik, önce arkadaş olmuş, sonraysa aramızdaki bağ romantik ilişkiye dönüşmüştü. 2 ay, 3 hafta, 4 saat, 19 dakika, 20 saniye süren bu ilişki ikimize de kısa zamanda çok büyük hisler yaşatmıştı. Her şey güzel gidiyorken bir anda bir iletiyle neye uğradığımı şaşırmıştım. En yakın arkadaşımla, dudak dudağa fotoğrafını yollamıştı Korhan. "Her şey bitti Pande Mika." diyordu.


bu senin sorun mutluşka
Çocukluğuna dair unutamadığın ne var?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

18 Nisan 2020 Cumartesi

Gelmiş Geçmiz Zamanlarda (4/16)


Eski zamanlardan birinde... 

Canım mutluşka, programımız başlıyor, ben Mutlu Anlar Koleksiyoncusu. Umarım keyfin yerindedir. Biliyorum, sokağa çıkmadan yaşamak pek de kolay değil. Ama yaşadığımız bu günlerin, evlerinden hiç çıkamayan insanları anlamak adına önemli bir etkisi olduğuna inanıyorum. Bırakın evi, yatağa mahkûm onca insan var, her birine şifa diliyorum... Sabahleyin, gelecekçi yazarların dünyamız için ön görülerini okudum. Oldukça heyecan vericiydi. Öyle zamanları yaşayabilir miyiz bilmiyorum, ama bu konudan yayın sırasında bahsetmek istedim ve birtakım notlar aldım. 
****
Neşeli dinleyenler. Her gün öğle kahvemi içerken televizyonun karşısına geçiyorum ve güncel haberleri takip ediyorum. Ama başkalarının bize sunduğu programları izleyerek değil. Kumandanın tuşlarına basarak ulaştığım Teletext sayesinde hem Türkiye'den hem de dünyanın çeşitli noktalarından haberler alıyorum. Bu sabah okuduğum yazıda, her şeyi bildiği adından da belli olan, teletext'ten bile ileride kabul edilen bilgisayar teknolojisinin gelecekte yaygınlaşacağından ve buzdolabı gibi her eve gireceğinden söz ediliyordu. Hatta bununla da bitmiyor. Bilgisayarlar görünmez bir ağla birbirlerine bağlanacakmış ve bu öyle gelişkin bir keşif olacakmış ki mektuplaşmaya gerek kalmayacakmış. Ah sevgili dinleyicim, mektup olmadan hiç olur mu? Mekup yazmak özel bir iştir. Öncelikle güzel bir kâğıda ve ona uygun kaleme ihtiyaç vardır. Posta pulu seçmek bile başlı başına bir meseledir. Belki teknolojik ilerlemeler, iletişime yeni soluklar kazandırabilir, ama mektuplaşmayı bırakın yok etmeyi, azaltması bile mümkün değil bana göre. Teknik masadan uyarıyorlar, bir telefonumuz varmış. Anlayamadım, kim? Hemen alalım yayına!
***
"Sayın Zeki Müren, yayınımıza hoş geldiniz."
"Hoş buldum efendim. Size ve dinleyecilerinize saygılarımı sunarım."
"Saygılar bizden. Lütfen bağışlayın, şu an büyük bir şaşkınlık içindeyim."
"Niçin efendim?"
"Sanat Güneşi'miz lütfetmişler, programımıza bağlanmışlar, nasıl şaşırmam."
"Sayın Mutlu Anlar Koleksiyoncusu, ben de bir insanım, yaptığım işe, sanatıma halkımız büyük bir teveccüh gösterdi, hepsi bu kadar."
"Nasıl da alçak gönüllüsünüz. Haddim olmayarak söylemek isterim, size olan hayranlığım bir kat daha arttı."
"Estağfurullah efendim."
"Efendim sizi bulmuşken, neşeli dinleyenlerimizin de merek ettiğine inandığım bir soru yöneltebilir miyim?"
"Buyrun efendim."
"Zeki Müren'in bir günü nasıl geçiyor?"
"Efendim çok az uyuyorum. Dört saat uyku bana yetiyor. Kahvaltı etmiyorum. Sabah jimnastiği yapıyorum. Ev idmanlarına önem veriyorum. Pedal çeviriyorum. Kürek çekiyorum ve bel kemeriyle masaj yapıyorum. Sonra telefonlara cevap veriyorum. Gelen mektupları cevaplandırmaya çalışıyorum ve resim isteyenlere resim imzalıyorum. Öğle yemeğinde rejim yemeği yiyorum. Yani özel hazırlanmış perhiz yemekleri. Öğleden sonra günlük işlerimle uğraşıyorum. Akşamüstü muhakkak bir sauna alıyorum ve masajımı oluyorum. Sonra evime dönüyorum ve yine perhiz yemeğimi yiyorum. Bazen video seyrediyorum. Kendi filmlerimi seyretmek çok hoşuma gidiyor. Ondan sonra da herkes gibi, ilaçlarımı alıp yatıyorum."
"Efendim, takip edebildiyseniz sizinle sohbetimize başlamadan önce dünyanın geleceğinden konuşuyorduk. Siz de gün boyunca yaptıklarınız içinde mektuplaşmaktan söz ettiniz. Gelecekte mektuba gerek kalmayacağını belirtiyorlar. Bu konuya dair düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz"
"Efendim, dünya değişiyor. Biz radyoyla yetiştik, televizyon çıktığında bize radyo devrinin biteceği söylendi. Ama gördüğünüz üzere yaşıyor. Mektuplaşma azalabilir, ama tamamen yok olmasını ihtimal olarak değerlendirmiyorum."
"Sanıyorum ki size her gün çok sayıda mektup geliyordur."
"Evet efendim. Türkiye'nin her vilayetinden ve dış ülkelerden her gün çok sayıda mektup alıyorum. Şöhret bana halkın sevgisini kazandırdı. Şükürler olsun."
"Naçizane bir hayranınız olarak, yayınımıza katıldığınız için çok sevindim. Onurlandırdınız."
"Sağ olun efendim. Müsaadenizle artık kapatayım. Dinleyicileriniz sohbetinizden mahrum kalmasın."
"Ne demek efendim, rica ederim. Sizin yanınızda ben kimim ki!"
"Aziz, muhterem, saygıdeğer dinleyiciler hepinize her şeyin en güzeli benden olsun. Hoşça kalınız."
**
Sanat Güneşi'miz Zeki Müren büyük bir sürpriz yaparak yayına dâhil oldu. Benim için muhteşem bir hatıra. Açıkçası şu an ne söyleyebileceğimi bilemiyorum. Onun karşısında dilimin tutulmasına şaşırmamak gerek. Bugünkü yayında mektuplardan epeyce konuştuk. Elime ulaşan bir mektupta, mecmua yöneten bir arkadaşım "Evindeki nostaljik ya da antika bir objenin fotoğrafını hikayesi ile bizimle paylaşmak ister misin?" diye sormuş. Ona göndereceğim, keşke sana da program sırasında gösterebilseydim. Ama belki gün gelir ve bilgisayarlar arasında kurulacak ağlarla bu tür şeyler de mümkün olur. O zamana dek sözcüklerimle betimlemeye devam edeceğim. Berjerimin hemen ardındaki gümüşlükte tuttuğum eski radyo çok sevdiğim birinden hatıra. Ceviz ağacından çerçevesi var, hoparlörlerinin üstü ise kırmızı kadife kumaşla kaplı. Antenin radyoya bağlandığı yerde ters dönmüş bir lale motifi var. Ayrıca tuşları üzerinde de çiçek desenleri... Canım mutluşka, programımızın sonuna geldik. Yarın buluşmak dileğiyle.
*
Birer Paragraflık Arkası Yarın  4/16 
"Sevgili Pande Mika... Benim kıvırcık saçlı canım kızım. Telefonda konuştuğumuzda gerek yok demiştin, ama anne yüreği işte, dayanamadım. Bahçedeki asmadan sarma yapmıştım, sensiz geçmedi boğazımızdan, kavanozlayıp gönderdim. Afiyetle ye. Yanına cacık da yap, öyle seversin sen. Ah kızım alışık değilsin bu kadar kapalı kalmaya. Bunalıyorsun diye çocukken oynamaya bayıldığın atlı karıncayı gönderiyorum. Hatırlıyor musun, bunu attığımı söylemiştim de bana çok kızmıştın, sonra da bütün akşam ağlamıştın, baban seni uyutmak için arabayla gezdirmişti. Aslında büyüdüğün zaman sürpriz yapmak için saklamıştım. Laf aramızda, birkaç şey daha var böyle küçüklüğünden. Sen şimdi meraklanırsın, ne olduğunu düşünürsün. Bu salgın günleri hayatlarımızda pek çok şeyi değiştirdi. Televizyonlarda bile eski diziler var. Ben de gençliğimde çok sevdiğim mektuplarıma döndüm. Seninkini bitirdikten sonra teyzenle kuzenine de mektup yazacağım. Gözlerinden öperim yavrum.
Not: Kavanozları atma, geldiğimizde alırım."

Zeki Müren'in cevaplarında yararlandığım iki kaynak (1), (2)





bu senin sorun mutluşka
Hatırladığın son rüyanda ne gördün?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

17 Nisan 2020 Cuma

İçten ve İlham Verici (3/16)


Canım mutluşka, programımız başlıyor, ben Mutlu Anlar Koleksiyoncusu. Bu sabah için alarm kurdum ve ucu açık uyanışlara bir son verdim. Gerçi uyandıktan sonra yine uyuyakalıp ardından bir kez daha geç uyandım ama olsun. Birkaç gün teknoloji destekli, sonra da muhtemelen biyolojik saat ile nispeten erken uyanmaya başlarım. Yıllarım geçti, artık hareketlenmem lazım. Yaşadığımız salgın günlerinde insan kendine kaldı ve ben de pek çoğumuz gibi bol bol düşünüyorum. Bu konuya sonra devam edeceğim, şimdi hattımızda Ezgi var, onu bekletmek istemiyorum.
****
"Alooo, Ezgi, sesimi duyabiliyor musun?"
"Evet, sesini duyabiliyorum Mutlu Anlar Koleksiyoncusu."
"Bugün nasılsın?"
"Sarı gibi, içten ve ilham verici. Sen nasılsın?"
"Şahane. Bugün herhalde radyo istasyonumuza bir uçak düşmeyecek?"
"Haklısın, bugün uçağı görmeyeceksin ama uçaktan yapılacak anonsu duyacaksın."
"O zaman hazırım."
"Bugün kendini hangi renk hissediyorsun."
"Demek ki az önce bir ipucu vermişsin."
"Laf arasında. Eee söyle bakalım, hangi renk hissediyorsun?"
"Kolay bir soru değil... Galiba beyazım... Bu sıra kendimi, dünyayı ve yaşamı düşünüyorum. Her renk içimde ve hangilerini nasıl açığa çıkarabilirim diye hayaller kuruyorum. Evet evet, bugün beyazım ve çok güzel renklerim var."
"Gökkuşağı gibi."
"Hayallerimi gerçekleştirebilirsem, belki bir gün gökkuşağı olabilir."
"Kurduğun hayalleri cesaretle büyütürsen, üstüne bir de hayallerin için emek verirsen, çalışırsan neden olmasın."
"Olur elbette. Ezgi, günün sorusu için teşekkürler. Programa renk katıyorsun. Hoşça kal."
"Teşekkürler Mutlu Anlar Koleksiyoncusu. Kendine dikkat et."
***
Neşeli dinleyenler. Bugün neler yaptığımdan bahsedeyim ki eğer sen de böyle şeyler yapıyorsan ve kendini tuhafsıyorsan yalnız hissetme. Peynir, yoğurt, sabun gibi temel ihtiyaçlar ve biraz da abur cubur aldım. Onları eve sokarken poşetlerini değiştirdim. Bu arada, söylemiş miydim, bir paket poşet aldım. Plastik kullanımı bu süreçte arttı, ama doğaya evde oturarak yaptığım katkı da pek azımsanacak gibi değil. Haberlerde rastladım, İstanbul Boğazı'nda yunuslar görünmüş. Doğa bizim evde kaldığımız dönemde biraz nefes alacak. Aldıklarımı yerlerine yerleştirmeden önce, bütün ambalajları köpürte köpürte yıkıyorum. Bu biraz vakit alan ve yorucu bir iş. Sonra çay koyuyorum ve afiyetle içiyorum. Çok fazla temizlik maddesi tüketiyoruz, teknik arka planını bilmiyorum ama umarım kullandığımız sabun ve deterjanlar doğaya kimyasal kirliliği olarak dönmez.
**
Hattımızın ucunda Blog Mahallesi'nden Zeynep var.
"Merhaba Zeynep, yayına hoş geldin."
"Merhaba Mutlu Anlar Koleksiyoncusu."
"Öncelikle teşekkür ederim. Mektubun elime ulaştı. Yazdıkların benim için çok değerli."
"Aaa geldi mi? Epeydir mektup yazmamıştım, varıp varmayacağından kuşkuluydum. Çok sevindim."
"Hiç merak etme, mektuplaşma sistemimiz gayet iyi çalışıyor. Az tercih edilse de bu nostaljik haberleşme aracı hâlâ olması gerektiği gibi ve çok keyifli."
"Çok eskiden mektup arkadaşlarım vardı, ama zamanla onlar da sosyal ağlara kaydı. Yazmayı özlediğimi fark ettim."
"O zaman bunu daha fazla yapmalısın. Yani hep bana göndermeni istemiyorum tabii ki ama yazmaya ve paylaşmaya devam etmelisin."
"Bunu yapacağım!"
"Şahane. Zeynep programın bitmesine kısa bir süre kaldı. Eklemek istediğin herhangi bir şey var mı?"
"Son olarak, 'hayat eve sığar' diyorum ve herkesi evde kalmaya davet ediyorum."
"Sözlerine katılıyorum, yayına bağlandığın için teşekkürler."
Canım mutluşka, programımızın sonuna geldik. Yarın buluşmak dileğiyle.
*
Birer Paragraflık Arkası Yarın  3/16 
Kapı çaldığında, far görmüş tavşan gibi donakaldım. Kimseyi beklemiyordum ve herhangi birinin gelmesi beni son derece telaşlandırıyordu. Gözetleme deliğinden bakınca ağzında beyaz maskesiyle kargo görevlisini gördüm. Elindeki kutuya kocaman bir gülümseyen yüz emojisi yapıştırılmıştı. Kapının arkasından konuştum, paketi eşiğe bırakmasını rica ettim. Beş on dakika sonra kapıyı açtım, kutuyu eve almadan içine baktım. İki kavanoz sarma, bir atlı karınca ve bir de mektup. Sevgili Pande Mika...



bu senin sorun mutluşka
Yokluğunda eksik hissedeceğin bir yemek var mı?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu