31 Mayıs 2020 Pazar

Hayalden Dünyalar Kurmak #PazarSohbeti


Canım mutluşka, programımız başlıyor, ben Mutlu Anlar Koleksiyoncusu
****
Kocaman oldum. Ne ara bu kadar büyüdüm. Daha dün çocuktum, mahalle arasında koşup oynayan. Bitmemiş evler vardı, komşular henüz yokken. Boyanmamış duvarlar. Döşenmemiş merdivenler. Kanatsız pencereler, uçamayan bir kuş gibi. Arkadaşlarım vardı eskiden, oyunlar oynadığım. Sonra okul başladı. Harflerden sözcükler, onlardan da cümleler buldum. Bir sürü lekenin içinde hayalden dünyalar kurdum. Ödev verdi öğretmenim, galiba ilk yazımı öyle yazdım. Toplumun kabul ettiği çocukluğum gibi o da kaybolup gitti.
***
Sonra başka bir okul. Başka dersler. Başka öğretmenler. Başka ödevler. Eğitimin akademik tarafıyla hiç kaynaşamadım. Kötü değildim, ama nasıl desem, eksikti çoğu şey. Anlamı yoktu benim için. Yaşadığım anın ders dışı güzelliklerini aradım. Buldum da. Bu sırada yazmaya devam ettim. Başka oyunlar da oynadım. Sahneye çıktım mesela, okulun tiyatrosunda. Şiir okudum. Fotoğraf çektim. Hayal kurdum. Hayalden dünyalar kurdum, dünyalar benim oldu.
**
Daha da sonrası, karanlık ve karmaşık. Toplumun kabul etmediği çocukluğum kaburgalarıma bağladığım salıncakta, bir öne bir arkaya, durmak ve yorulmak bilmeden, gidip geliyor. Onun her salınımında, bana katlandığı için minnettar olduğum kalbim temizlediği kanı vücuduma bırakıyor. Sevmek güzelleştiriyor dünyayı ve dünyayı sevdikçe güzelleşiyor hayat.
*
Sen sevgili dinleyicim. Umutsuz bir konuşmanın içinde boğulduğumu düşünebilirsin, ama değil. Çünkü kalp atmaya devam ediyor, yaşıyoruz. Böyle mucizevi bir gerçekliğin karşısında ne benim ne de kimsenin bayrağı düşürüp yenilgiyi kabul etmeye hakkı var. Makinenin ürettiği bir ürün değiliz ki biz. Her birimiz tekiz, özeliz ve değerliyiz. Hepimizin hayatında işlerin tatsızlaştığı zamanlar olabilir. Belki bunu söylediğimde, her şeyi rast giden arkadaşların aklına gelebilir. Evet, kabul ediyorum, bazı insanlar çok şanslı. Fakat onların sayısı o kadar az ki şaşırırsın. Hepimiz hatalarımızla güzeliz. Bizi özgünleştiren yanımız da bu, değil mi? Bugün bir ayın daha sonuna geldik. Nasıl ki yeni bir şeye veya döneme başlarken yapılacaklar listesi gibi hayalden dünyalar kurmaya yarayan hazırlıklara girişiyoruz, bunun benzerini ay sonunda da yapalım. Bu ay kendi dünyamızda olumsuz neler yaşadık? Bunların hangilerinde payımız daha yüksek? Kendimizi hangi konularda geliştirmeliyiz? Daha çok çevreden kaynaklanan sorunlarımız için benliğimizi güçlendirmek adına neler yapabiliriz? Önümüzde taptaze bir ay, hatta bir mevsim var. Yenilenmek ve değişmek için şahane bir fırsat. İstersen bu muhasebeyi sadece mayıs ayı için değil, kaç yaşında olursan ol, hayatın için de yapabilirsin. Lütfen unutma, ben sana güveniyorum! Yapabilirsin! Canım mutluşka, programımızın sonuna geldik. Haftaya buluşmak dileğiyle.

(Kafası karışanlar olabilir; bu metnin herhangi bir sesli hali yoktur.) 

Not: Nisan ve mayıs aylarında her gün birer içerik yayımladım. Blogu açtığım günden beri ilk defa bu kadar uzun bir seriye ulaştım. Süreç boyunca tüm yazılarıma en az bir yorum aldım, yani paylaşım gerçekleşti, bunun için çok mutluyum. Bu yazıları, onlarla buluşan kişi sayısını göz önünde bulundurmadan, her güncel yazının bir öncekini geriye attığını umursamadan, sanki tek yazım oymuş gibi özenerek ve elimden geldiğince de iyi olmasına çaba harcayarak, yayımlamadan önce birkaç kez okuyup yazım ve anlatım bozukluklarını mümkün ölçüde azaltarak sunmaya çalıştım. 61 günün sonunda yoruldum. İki ay süresince Mutlu Anlar Koleksiyoncusu blogunu ziyaret eden, benimle etkileşim kuran herkese teşekkür ederim. İyi ki varsın/ız. 😊 Şimdi bana kısa bir mola.


bu senin sorun mutluşka
Ne yapmak istiyorsun?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

30 Mayıs 2020 Cumartesi

Ay Bittim Benlik Müzikler #Liste


Zorlu geçen yirmi yirmi'nin ilk beş ayı neredeyse bitti. Mayısın sonundayız ve bu cumartesinin şarkı listesini nasıl hazırlasam diye düşünürken, ay bitim parçalarına yer vermeye karar verdim. Takvime göre ayın son günlerine denk gelenleri değil de, o ay içinde yayımlanan içeriklerin sonuncusunda kullandığım müzikleri seçtim. Yayınlara müzik iliştirmeye başladığım Haziran 2018'den Nisan 2020'ye dek hemen hemen iki yıllık süreçte, toplam 15 ayda her ay en az bir yayınla blogda etkin olmuşum. Bu zamana kadar hazırladıklarım içinde çeşitliliği en zengin liste:

  • Tuna Kiremitçi & Sena Şener - Birden Geldin Aklıma (Hisset)
  • Karsu - Domates Biber Patlıcan (Hisset)
  • Hüseyin Uzelli - Harmandalı (Hisset)
Bir zeybek. Ülkemin renklerinden. Türkiye'yi tanımanın sınırı yok. Bu sınırsız tanıma imkânı içinde müzik oldukça değerli bir yerde. Tıpkı havası, suyu ve toprağı gibi müzikleri de coğrafyaya göre farklılaşıp zenginleşiyor. Ege'den bir örnek. Trakya'sı başka, Karadeniz'i başka, Doğu'su başka. Başka başka müzikleriyle bambaşka ülkemi çok seviyorum.
Bu sıralı listede ilk kez bir sanatçının iki farklı şarkısı üst üste geldi. "Ederlezi" daha önce de paylaştığım şarkılardan. Deniz Tekin henüz çok genç, umarım yıllar içinde kaybolup gitmez ve onun sesini yeni şarkılarla da uzun zaman dinleyebilirim.
  • Nil Karaibrahimgil - Ben Buraya Çıplak Geldim (Hisset) 
  • Bobby McFerrin - Don't Worry Be Happy (Hisset) 
  • Farah Zeynep Abdullah - Gel ya da Git (Hisset) 
  • Omnia - The Sheenarlahi Set (Hisset) 
Yukarıda "Harmandalı" sonrasında söylediklerimin çoğunu bu şarkıyla Dünya için yineleyebilirim. İyi müzik. Hem grup, hem enstrümanlar, hem de şarkı kelimenin tam anlamıyla sıra dışı.
  • April Yang - My Heart Will Go On (Hisset) 
Bu listede üzerine konuşma ihtiyacı duyduğum çok şey var. Titanik, seyretmeyi çok sevdiğim bir film; hiç kuşkusuz bu şarkı sayesinde bir kat daha ruh kazanmıştır. Burada eserin kalimba versiyonu var. Diğer bir deyişle "parmak piyanosu". Son zamanlarda oldukça popüler hale gelen enstrüman benim de ilgi alanıma girdi, aldım, ama ilişkimiz henüz tanışma evresinde.
Pek çok insanın "Kavak Yelleri" dizisiyle tanıdığı, benimse daha önceden dinlemiş olmakla övündüğüm -ne kadar küçük şeylerle övünebiliyor insan, hayatı basit görmek lazım- Pinhâni de listeye üst üste iki şarkısıyla girdi.
YouTube'taki klipleri ve sokak performanslarının yanı sıra konserde de dinlediğim Evrencan Gündüz için  "umutlandırıyor" diyebilirim. Tabii bu sadece müzisyenliği, söz yazarlığı veya sesi için değil. Aynı zamanda enerjisi, yaklaşımı ve konuşmaları için.
  • Erkin Koray - Seni Her Gördüğümde (Hisset)
 (Not: Bu listede eserleri yorumlayanların isimlerine yer verilmiştir.)


bu senin sorun mutluşka
Ruhunun anahtarı hangi şarkı?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

29 Mayıs 2020 Cuma

Haz - Gerçek Edebiyatçı - Tutku #SoruCevap


Senin için "haz" ne demek?
Haz, bir müzik terimi olarak "ezgi" anlamına geliyor. Ama bu soruda hoşlanma, zevk alma, sevinç duyma anlamlarının karmasında kullanıldığını düşünüyorum. Aslında bu açıdan ele alınca haz ile mutluluğun oldukça ilişkili olduğunu görüyorum. Pek çok şeyden mutlu olabilirim. Belki insanların azımsanmayacak kısmının günlük hayat içinde ayırt edemediği nice şey beni mutlu edebilir. Ama haz, tamamen mutlulukla eşitlenebilecek bir sözcük değil. Öyleyse şöyle sorayım: Ne beni haz duyacak kadar mutlu eder? Farklı düşünmek ve farklı düşünerek üretmek. Mesela bir öykü yazmak, olanın ardındaki ya da kurgulanmış olanın fotoğrafını çekmek, daha somut bir örnekle ıspanak ve kömürü aynı düşünce balonunda uçurmak. Galiba benim için haz, sıradan olmayanın ruhumdaki izdüşümü.
Bu soruyu, "Yeni Yazma Biçimleri Denemek" başlıklı yazının sonuna iliştirmiştim. Bugün hâlâ sürdürdüğüm parçalı içerik biçiminin ortaya çıktığı yazı. İyi hissettiren, iyi bir deneme yazısı olduğunu düşünüyorum. Zamanın varsa, okursan mutlu olurum 😍
****
Gerçek edebiyatçı kimdir?
İnsanın sığındığı limanlar vardır. Bu biri için müzik, biri için dans, biri için heykel, biri için yüzme, biri için yürüyüş, biri için edebiyat olabilir. Bunların bazısı fiziksel enerji tüketse de hepsinin ortak özelliği ruhsal dengelenmeye yardımcı olmasıdır. Gerçek edebiyatçı öncelikle ruhuyla anlaşabilen kişidir. Edebiyatçı, sadece "edebi içerik üretebilen" anlamına mı gelir, kuşkuluyum. Bence iyi bir edebiyat okuru da edebiyatçı sayılabilir. İyi okur olmak başka bir mesele, şimdi "yazma" penceresini açalım. Edebi türde içerik üreten herkes mekanik tanımıyla birer yazardır, ama edebi tanımıyla yazar olmaya pek de yakın değildir. Bugün kitapçı raflarını dolduran, az ya da çok "satan" yazar sıfatlı şahısların önemli bir kısmının edebiyatçı olmadığını düşünüyorum. Yani gerçek edebiyatçılığın kitap bastırmakla veya az ya da çok satmakla bir ilişkisi olamaz. Bloglarımız arasında kitap çıkaranları bir kenarda tutarak, kitabı olmayan ama kitabı olanlardan çok daha iyi edebiyat kuran blog yazarları var. Gerçek edebiyatçının, ruhuyla anlaşabilmesi gibi diliyle de arasının oldukça iyi olması gerekir. Sözcük dağarcığı herkesin malumu; bir yazar ne kadar sözcük bilirse anlatımını da o denli derinleştirebilir. Tabii ki bu yeterli değil, aynı zamanda noktalama işaretleri ve anlatım bozuklukları gibi dilsel omurgalarını da güçlendirmeli. Nasıl ki bir ressam hangi fırçayla hangi tuvalde hangi boyayı kullanacağını bilir; gerçek edebiyatçı da malzemesini iyi tanımalı ve onlarla neler yapabileceğine dair hayal gücünü yükseltmelidir. Hiç şüphesiz, gerçek edebiyatçının üretim açısını genişleten en kilit unsurlardan biri de edebi sanatlardır. Benzetmeler, güzel nedene bağlamalar, bilmezlikten gelmeler ve başka birçok yaklaşım yazının katmanlaşmasını sağlar. Son olarak, gerçek edebiyatçının tanımlanmasında asla yok sayılamayacak bir öge de dilin müzikalitesidir. Her yazının bir sesi vardır, okunurken bu ses açıkça fark edilir. Gerçek edebiyatçı bunun bilincindedir ve sözcüklerini seçerken ve bir araya getirirken bir besteci gibi hareket eder. Okurun yazıdan aldığı keyif de biraz bu müzikaliteyle ilişkilidir.
Bu soruyu, Sabahattin Ali'nin seçme öykülerinin yer aldığı "Kamyon" adlı kitabından söz ettiğim "Kamyon (Sabahattin Ali)" başlıklı yazının sonuna iliştirmiştim. Yeniden okuyunca pek keyif vermedi. 😕
***
Dinlemeyi en sevdiğin müzik aleti hangisidir?
Müzik benim tutkum. Ne zaman bir dinletiye gitsem, gördüğüm enstrümanlardan birine hayran kalırım. Cevaplaması zor bir soru. Her müzik aletinin ruhsal bağlamı başka. Yeri gelir bir piyano benim için en sevdiğim ses olabilirken, bu bazen keman, bazen gitar, bazen yan flüt, bazen darbuka, bazen de erbane olabilir. Çocuğa sormuşlar, "Anneni mi, yoksa babanı mı daha çok seviyorsun?" diye, çocuksa "İkisini de." demiş. Benimki de öyle işte. 
Bu soruyu, biri gitar biri yan flüt çalan iki genç insanın YouTube'taki kanallarını keşfettikten ve müziklerini dinleyip beğendikten sonra yazdığım "Bir Müzik Aşkı: MESA" başlıklı yazının sonuna iliştirmiştim. Yaptıkları işten etkilenmiştim, bence iyi bir potansiyelleri vardı. Ama bugün baktığımda, paylaştıkları içerikleri -yeniden yorumladıkları parçaları- yayından kaldırdıklarını  gördüm. 😞
**
Neyin tutkunusun?
Her ne kadar üstteki sorunun cevabında "Müzik benim tutkum." desem de sanırım şu hayatta hiçbir şeye tutkun değilim. Çünkü bir şeye tutkun olsam onun için daha çok zaman harcar, odak noktalarımdan biri olmasını sağlardım. Evet, müziğe ilgi duyuyorum. Enstrüman çalan insanlara hayranlık besliyorum. Birkaç müzik aletim de var, galiba bu konuda yeteneksiz de değilim. Yani bir bakıma un var, şeker var, yağ var; ama kek yapmıyorum. Yazı da benzer şekilde. Kalemim de var, kâğıdım da. Dille aram fena değil, hayallerim de oldukça güçlü. Ama gel gör ki blog yazılarının ötesine geçmiyorum. Bunlar da çoğu zaman "eh işte"lik, gün dolduran yazılar. Örnekleri çoğaltabilirim ve listeyi uzattıkça moralimi daha da bozabilirim, onun için burada kesiyorum. 
Bu soruyu, "Tutkuları Olmalı İnsanın" başlıklı yazının sonuna iliştirmiştim. Tutkuya dair kısa bir deneme. Zamanın varsa bunu da okuyabilirsin. 😀


bu senin sorun mutluşka
En son ne için heyecanlandın?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

28 Mayıs 2020 Perşembe

Unbelievable - Deep Water #Dizi

 
Uzun bir aradan sonra, iki gündür kitap okumaya da zaman ayırmaya başladım. Dizilerden bahsedeceğim bu yayınla kitap okumanın nasıl bir ilişkisi olabilir? Acaba izlediğim diziler, okuduğum kitaplardan mı uyarlandı? Yoksa önce dizileri izledim de, sonra kitaplarını okumaya mı başladım? Hayır. Sadece mutlu olduğum bir gelişmeden söz etmek istedim. Kitap okumak beni hep mutlu etmiştir, ama buradaki mutluluk bunca zaman sonra yeniden başlayabilmek.
****
Sezonu kısa süren dizilerle ilgileniyorum. Unbelievable (1) da böyle dizilerden. Sert bir konusu var: Tecavüz. İlk bölümünü seyrederken rahatsız oldum. Bırakacaktım, ama en azından birinci bölümün sona ermesini istedim. Bölüm bittiğinde, karakterin akıbeti üzerine zihnimde bir soru işareti oluştu. Bari ona ne olduğunu göreyim diye ikinci bölüme başladım. Gördüm. Sonra bir anda karakterler değişti, mekân değişti, ortak nokta tecavüz olsa bile hikâye de değişti. Unbelievable, içeriği kadar biçimine de kafa yorduran türden. Sekiz bölüm sona erdiğinde iyi bir dizi izlediğimi hissettim.
***
Unbelievable, 2019, ABD. Koruyucu ailelerin desteğiyle büyümüş, kendi ayakları üstünde durmaya çalışan genç bir kadın, bir gün tecavüze uğradığını iddia eder. Yürütülen soruşturmalar sonucu yalan söylemekle suçlanan karakterin hayatı da alt üst olur. İş yerinde sorunlar yaşar, arkadaşları tarafından dışlanır... Yıllar içinde benzer özelliklerde başka tecavüz vakaları da görülür. Dedektifler Karen Duvall ile Grace Rasmussen'in yolları bu davalarla kesişir. İç içe geçen hikâyelerin yanı sıra, yalan söylemekle suçlanan Marie Adler ile Karen Duvall ve Grace Rasmussen'in derinlikli kurguları sayesinde dizi hem karakter, hem olay, hem de sanat ve görüntü katmanlarında benden geçer not aldı. 5 üzerinden 4 puan veriyorum.
**

Söz edeceğim ikinci dizi, yine polisiye/suç türünde. 2016 yapımı Deep Water, (1) sadece dört bölüm sürüyor. Bir kadın ve bir erkek dedektif ortaklığında, bir cinayet davası çözülmeye çalışılıyor. Dedektifler Tori Lustigman ve Nick Manning karakterlerini canlandıran oyuncuları birbirlerine pek yakıştıramasam da hikâyenin sıra dışı konusu nedeniyle bunu pek dert etmedim.
*
Deep Water, 2016, Avustralya. Evinde ölü bulunan kurban, erkek ve eşcinseldir. Davaya, Dedektif Nick Manning ile ailevi sorunları olan ve yıllar sonra çocukluğunun geçtiği yere dedektif olarak geri dönen Tori Lustigman atanırlar. Birbirlerini yeterince tanımayan iki karakterin varlığı dizinin dikkat çekici yönlerinden. Üstelik Nick'in vurduğu bir şüpheliden sonra soruşturulma süreci de bu noktayı odak haline getiriyor. İlk kurbanı izleyen cinayetler, soruşturmayı tarihsel açıdan da derinleştiriyor ve 2000'li yıllardan önce işlenmiş başka eşcinsel erkek cinayetlerini gün yüzüne çıkarıyor. Peki, iki dönem birbirine bağlanabilecek mi? Yoksa bunlar birer taklit cinayet mi? Dedektiflerin geçmişinde neler var? Dört bölümün dördünde de, bölümün ortasına geldiğimde bitmesine ne kadar kaldığını merak ettim. İzlenen zamanı heba etmez, ama büyük bir beklentiyle de başlanmamalı. 5 üzerinden 3 puan veriyorum. 

(1) Unbelievable, "İnanılmaz"; "Deep Water" ise "Derin Su" olarak çevrilebilir. İki dizi de yaşanmış olaylara dayandırılarak kurgulanmış.


bu senin sorun mutluşka
Kendinin dedektifisin; seni en çok mutlu eden şey ne?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

27 Mayıs 2020 Çarşamba

Komşuda Pişenler - 2 #BaşkaGüzelBloglar


Boynumda fotoğraf makinemle, bir şehrin eskimeyen sokaklarında dolaşıyorum. Bahçe duvarında bir kedi görüyorum, tüyleri alacalı, hemen şipşak. Kapısının önünde yaşlı bir çift, koyulttukları sohbetin önünden geçiyorum, hemen şipşak. Arabalara müsaade etmeyen dar bir yolda, mahallenin çocukları oynuyor, top bir oradan bir buraya düşüyor, hemen şipşak. Az öteden şahane bir ekmek kokusu alıyorum, makinenin deklanşörüne bassam da nafile, an'ı yaşayacağım güzelliklerden, yaşıyorum.
****
Atasözlerini, az lafla çok şey söyledikleri için oldukça değerli buluyorum. Mesela "Damlaya damlaya göl olur." sözünden hiç şüphesiz bir kitap çıkar, ama ne kadar özlü hâlde. Zamandan damıtılan düşünceler... Sonbahar Kedisi, "Sonbahar Kedisi" blogunda biraz da bu atasözünün bağlamında dolaşmış. Belki teoride hepimizin farkında olduğu, ama uygulamaya geçmekte zorlandığımız bir konudan söz etmiş. İçeriğini gayet iyi özetleyen başlığıyla "İsteklerimizi Gerçekleştirmek: Her Gün İsteğinle İlgili Minik Bir Şey Yap" yazısı, zaman ayrılmaya değer. Sonbahar Kedisi, genel olarak üslubunu beğendiğim bir blog yazarı.
***
Suyun kaldırma kuvveti var. Bunun pek çok örneğini günlük hayatta görüyoruz. Belki bir kesim için sıkıcı bir Fizik konusu da olabilir. Arşimet'in, suyun kaldırma kuvvetini hamamda tasa bakarken fark ettiğine dair bir söylenti duydun mu? Bir anlığına bunu yoksayalım ve Handan'ın "Bir" blogunda yayımladığı "Bizim Evin Kaldırma Kuvveti" başlıklı, fıkra tadındaki kısa yazısına bakalım.
**
Blog Mahallesi'nde, ben de dâhil pek çok mahalle sakini kitaplardan, filmlerden ve dizilerden bahsetmeyi seviyoruz. Fulden Ufacık, "Fulden Ufacık" blogunda yayımladığı "Aslı T. Kızmaz Olmasa da Olur" başlıklı yazısında bir kitap tanıtımı yapıyor. Sorular sorarak başlayan yazı, özellikle ilk iki paragrafta sorduğu bu sorularla kalbimi kazandı. Benim de çok düşündüğüm ve içinden çıkabildiğimi pek söyleyemeyeceğim konular. Tanıtımından dolayı bir kitaba heyecanlandığım az görülür, ama bu kitabı gerçekten merak ettim.
*
Şimdi değineceğim yazıyı ara ara açıp tekrar okuyorum. Yazı kategorisi "mim" diye geçiyor, ama başka bir blogda benzerine rastladığımı hatırlamıyorum, okuduysam da içerik bu denli iyi olmadığından aklımda kalmamış demektir. Bu noktayı blogun yazarına da sordum, ama bir cevap alamadım. Şeyma Nil, "Buluttan Öte" blogunda yayımladığı "Sevgili 10 Yaşımdaki Halim" başlıklı yazısında 21 yaşından geçmişine sesleniyor. Çok iyi yazı! Mesela kitapçıda olsam ve bir kitabın arka kapağında bu yazıyı okusam hemen o kitabı alır, kendimi sakin bir yere atar, çikolatalı sütümü içerken kitabı okumaya başlardım.


bu senin sorun mutluşka
Çocukluğuna 10 üzerinden kaç puan verirsin?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

26 Mayıs 2020 Salı

Salgında Bir Genç Kadın: Pande Mika (4/4) #Öykü

birinci bölüm, ikinci bölüm, üçüncü bölüm


13/16
Herkes evinde, alışveriş baki. Pek çok insan e-ticaret sitelerinin müdavimi oldu. Kargo firmaları vızır vızır çalışıyor; haliyle gönderiler gecikiyor. Annemin doğum günü kutusu da bu sebeple iki gün sonra ulaştı. Tabii ben bunu bilmiyordum, sürpriz yapmak istemiş. Kuryeyi gördüğümde şaşırdım. Çünkü bu eve yeni taşınmıştım ve adresimi bilen pek yoktu. Annemse daha birkaç gün önce paket göndermişti. Üzerinde "Doğum günün kutlu olsun Pande Mika!" yazan ve gözlerinde kalp olan emojinin yapıştırıldığı kutuda üç kavanoz vardı; ikisinde yine sarma, birindeyse kavanoz güncem. Lisedeyken her gün minik kâğıtlara günlük yazar, sonra da bunları katlayıp büyükçe bir kavanoza koyardım. O zamanki sevgilimden ayrılınca sinirle bu günceyi çöpe atmıştım. Ama annem bunu da alıp saklamış. İyi de yapmış, insan ne yaşarsa yaşasın öfkeyle veya hangi duyguylaysa, yok edemez hayatını. Şimdi bir elimde sıcak çikolatam, geçmişimi okuyorum.
****
14/16
Lambaderin kırmızı başlığı bir masalın içindeymişim gibi hissettiriyor. Boyanmış sarı ışık odanın duvarlarına çarparken, kavanoz güncemin gözyaşlarıyla ıslanmış bir sayfasında ölümü görüyorum. Lisedeyken, trafik kazasında vefat eden sınıf arkadaşımın ardından yazdıklarım bunca yıl sonra hâlâ yakıyor canımı: "Pande Mika, üşümek kadar yakınsın ölüme, unutma." Neleri kafamıza taktığımızı, nelere dertlenip acı çektiğimizi düşündükçe kendime ve benim gibilere acı acı gülüyorum. Bu hayatta ölüm var. Bir şans geldik dünyaya, ne zaman veda edeceğimiz belli değil. Uçurum kenarındaki bu yaşamın hakkını veremiyoruz. Belki de ömrümüzün sonsuz olmadığını unutuyoruz.
***
15/16
Karanlık düşüncelere kapılmış giderken ışığı arıyor ve hayatın güzelliklerine dönmek istiyordum. Benden beklenmeyecek bir çökkünlükle baş başa kalmıştım. Ne bisiklet sürebiliyordum, ne arkadaşlarımla buluşabiliyordum, ne de etkinliklere katılabiliyordum. Bir şey olmalıydı ve beni çekip almalıydı bu dehlizden... Yaşamayı seviyordum, yaşamayı seviyorum; yaşamayı seveceğim! Karanlık insanı değilim, gökkuşağıyım ben. Rengârenk. Heyecanlı. Neşeli... Hâletiruhiyem tam yükselirken telefonum titredi. Arama ekranında, uzun zamandır görmediğim biriyle karşılaştım. Trafik kazasında vefat eden arkadaşımın sevgilisi. Bir insan ölünce sevgisi de eskir miydi? Bunu düşünmenin hiç sırası değildi. Telefonu açmayabilirdim, ama olmazdı, bu kadar yıl sonra, üstelik böyle bir zamanda. Açtım. Ağlıyordu. Sözcüklerini seçmeye çalıştım. Kesik seslerin kopuk iplerini birbirine iliştirdim ve hayatın bambaşka bir tesadüfüne doğdum: "Yıllar sonra ilk kez rüyamda gördüm Pande Mika. Üçümüz kamp kurmuştuk. Sabah erken kalkmış, ateş başında konuşuyorduk. 'Ne olursa olsun, hep birlikte olacağız ve hep güleceğiz.' diyordu." Devamını dinleyemedim. Gözyaşlarım yanaklarımdan düşerken bir çığ gibi büyüdü ve kendi ıslaklığımda üşüdüm. Gözyaşları içinde boğulurken bu rüyanın anlamını düşündüm. Neden bunca zaman sonra böyle bir an yaşadığımı... O hiçbir yere gitmemişti ve halimi görüp beni uyarmaya çalışıyordu. Hep gülecektik, hep... ve gülmeye başladım.
**
16/16
Aferin güzel kızım. Ne demek istediğimi çok iyi anlamışsın ve bunu eserinde oldukça güzel yansıtmışsın. Evlatlar, lütfen hiçbiriniz alınmayın, hepinizin bu ödevin üstesinden gelebileceğini biliyorum ama ilk hafta için birini belirlemem gerekiyordu ve ben de Hande'yi seçtim. Herkes bu şekilde, o hafta kimin sırası geldiyse ona vereceğim temada bir öykü kurgulayacak ve sonra da bunu müziğe dönüştürecek. Dönem bitiminde, ortaya çıkan kompozisyonlarla bir müzikal edebiyat dinletisi düzenleyeceğiz. Hande'ye "salgında bir genç kadın" temasını vermiştim; öyküsünü ve müziğini hep birlikte dinledik. Yorumlarınızı tek tek alacağım, en sonunda da genel bir değerlendirme yapacağım. Bu arada "Pande Mika" karakteri isim olarak pek hoşmuş, biraz da yaratıcısını çağrıştırıyor, ne dersiniz? Sözü size bırakmadan, öykünün sonundan çok etkilendiğimi de söylemeliyim. Neydi? "Hep gülecektik, hep... ve gülmeye başladım." Bu sözcüklerin ardında nasıl bir gerçeklik var, merak ediyorum. Edebiyatta da müzikte olduğu gibi iyisin. Aferin güzel kızım.
*
Yazmanın kendine göre güzellikleri var. Yaratıcı yazma süreci, oyun oynamak gibi. Bir çocuk nasıl severse oynamayı ben de yazmayı öyle seviyorum. Bir öykü dizisinin daha sonuna geldik. Okuduğun için teşekkür ederim.


bu senin sorun mutluşka
Yaşadığın neyi değiştirmek isterdin?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

25 Mayıs 2020 Pazartesi

Okuyan Kazanır, Elması Kızarır #200.Yayın


Üzerinde harflerin yazılı olduğu tuşlar, parmaklarımın altında bekliyor. Her biri dansa kaldırılmak için adeta sıraya girmiş. Bazı harflerin kadın, bazılarının erkek olduğunu biliyorum. Klişelerin altında ezilecek değilim; ne erkekler kadınları, ne de kadınlar erkekleri dansa kaldırır burada. Herkes kendi olur, olamadıysa arar durur, umarım bulur. Çok sıcak günlerden çok soğuk günlere geçtiğimiz şu günlerde heyecanlıyım bir kere daha. Rüzgârlı bir arının güzel kokan bir çiçeğe konuverdiği gibi bıraktım kendimi iki yüzüncü yayının bal kucağına. Einstein arılara bağlamış hayatın sürekliliğini, bense şimdi Sait Faik'i hatırlıyorum. "Yazmasaydım deli olacaktım!" diyen o büyük yazarı.
****
Hemen hemen iki buçuk yıl önce... Bir kış günü... Denize olan hasretle bir yelkenli çiziverdim... Fonuna mavilikler doldurdum, ardıma yeli aldım... Oldum olası pusulam bozuktur; mantık insanı değilim, ruhum nereye dönerse yolum da orasıdır.... Bir tiyatro sanatçısı için sahne tozu neyse denize açılmış bir kişi için de dalgalar, balıklar, rüzgâr ve uğultu biraz öyle bir şeydir. Ne oyuncu sahnesinden vazgeçer, ne de denizci evinden.
***
Hayatta hiçbir zaman "Ben en iyisi olacağım." demedim. Önemsediğim mesele, neyle uğraşıyorsam onu samimiyetle ve elimden geldiği ölçüde iyi yapmak oldu. Bazen senelerce görüşmediğim insanlarla karşılaşıyorum. Sanki daha dün birlikteymişiz gibi konuşuyoruz. Onların gözlerinin içine bakıyorum ve kimi zaman "Gözler hiç değişmezmiş." diyenler çıkıyor. Bilinçle olmasa da samimiyeti iyi yaptığımı sanıyorum ve bunun için mutluyum... Kaç ajanda eskittim, kaç takvim tükettim bilmiyorum... Geride binlerce günlük bir hayat. Milyonlarca an, on binlerce hikâye, yüzlerce kahraman... İnsan galiba bir kutu, yüklendikçe yükleniyor kendine... Bazı insanlar yüklerini daha kolay yaşamak için şeyleri azaltıyor kutudan. Bazı insanlar bunu istemese de kutunun altından dökülüyor birer birer. Bense hiçbir şey düşmesin diye kutunun her yerini koli bandıyla yapıştırıyorum. Biliyorum, kendime bu kadar boşuna yükleniyorum.
**
Neden blog yazıyorum? Çünkü gürültülü yerde dudaklarımı aralıyorum, basıncı dengeleyebilmek için. Neden blog yazıyorum? Yaşadıklarımı iz'lemek ve bir gün hatırlayabilmek için. (Aslında bir koli bandı da burası.) Neden blog yazıyorum? Paylaşmak için. Neden blog yazıyorum? Bir yandan üretirken, bir yandan da üretilmişleri görebileceğim coğrafyayla bütünleşmek için. Neden blog yazıyorum? Belki asla bir araya gelemeyeceğim insanları, düşünceleri ve hisleriyle tanıyabilmek için. Neden blog yazıyorum? Etkileşim kurabilmek için. Neden blog yazıyorum? Hayatımda iyi şeylerin olduğunu da duyumsayabilmek için... "Okuyan  kazanır, elması kızarır" sözünü birinci sınıftayken öğrenmiştim. Okuyabildiğim ve yazabildiğim için çok mutluyum ve bunlar için şükrediyorum.
*
Eski zamanlarda, şimdiki gibi sosyal ağların olmadığı günlerde, çevremizdeki insanlardan bize bir iz kalsın diye hatıra defterleri tutardık. Bu defterlerin farklı hâllerde olanları vardı. Bazılarında isim, telefon, adres, burç, hobiler ve fobiler gibi çeşitli tanımlayıcıların yer aldığı soru-cevaplık bir düzen olurdu. Bazılarındaysa ise isim ve tarihle beraber, defter sahibi hakkında yazılması için bir boşluk bulunurdu. 200. yayın için ne yapsam diye düşünürken hatıra defterleri aklıma geldi. Bugünden itibaren blogda bir sayfayı "hatıra defteri" olarak ayıracağım. Normal bir yayından farklı olarak, ona yazılan yorumlara cevap vermeyeceğim. Çünkü asıl hatıra defterlerinde de tek yönlü bir akış vardı. Eğer zaman ayırıp yazarsan o notları sadece sanal bir sayfada tutmayacağım. Çıktı alıp bir defter hazırlayacağım kendime. Bugünün imkânlarıyla geçmişin duygusunu yaşamaya çalışacağım. Ne dersin? Hatıra defterime sende yazar mısın?

Hatıra defterine gitmek için görüntüye tıklayabilirsin.



bu senin sorun mutluşka
Kutladığın en sıra dışı şey ne?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

24 Mayıs 2020 Pazar

Balonlu Bayram Şöleni #PazarSohbeti


Canım mutluşka, programımız başlıyor, ben Mutlu Anlar Koleksiyoncusu. Türkiye'nin tüm şehirlerinde uygulanan dört günlük sokağa çıkma kısıtlamasına, Blog Mahallesi'nde de oldukça yüksek oranla uyum sağlandığı görülüyor. Zaten son iki aydır, "hayat eve sığar" düsturuyla herkes kendi yuvasında vakit geçirmeye başlamış ve sokaklardaki dolaşım son derece azalmıştı.
****
Kısıtlama başlamadan önce mahalle muhtarımız, değişik bir bayram kutlaması için evleri bir bir dolaşarak, çeşitli renklerde uçan balonlar dağıtmıştı. Birazdan hepimiz, balkonlarımızdan veya pencerelerimizden, küçük not kâğıtlarına yazarak balonların iplerine iliştirdiğimiz dilekleri gökyüzüne uçuracağız. Güneş battıktan hemen sonra gerçekleşecek bu mahalle etkinliğiyle hep birlikte görsel bir şölen havası estireceğiz.
***
Hattımızın diğer ucunda, ilgilendiği farklı konularla okurlarına yeni bakış açıları kazandıran, Blog Mahallesi'nin üretken yazarı Hayal var. 
"Merhaba Hayal, yayına hoş geldin."
"Merhaba Mutlu Anlar Koleksiyoncusu. Hoş buldum, nasılsın?"
"Şahane. Az sonra yaşayacağımız etkinlik için çok heyecanlıyım."
"Bir şey kafama takılıyor. Biz bunca mahalle sakini, bu balonları uçuracağız, ama bunlar eninde sonunda patlayacak ve yere düşecek. Plastiğin zararı sürekli konuşuluyor, artık herkesin bildiği bir konu. Biz eğlenirken neden doğaya zarar veriyoruz ki!"
"Hayal, duyarlılığını anlıyorum ve bunu yayında dile getirmene çok sevindim. Çünkü ben de bu konuya değinecektim."
"Haksız mıyım ama?"
"Elbette haklısın, ama bugün bunun için dertlenmene hiç gerek yok. Muhtarımız tabii ki mahallelinin hassasiyetlerini biliyor, kendi de iyi bir çevrecidir. Balon getirdiğinde bu konudan söz etti ve okuyup yayında anlatmam için bir de bilgi notu verdi."
"Eee neymiş?"
"Bugün uçuracağımız balonların ham maddesi doğal gıdalarmış. Birtakım kimyasallar işin içinde var, ama onlar da ilgili standartlara göre çevreye zararsızmış. Yani bu balonlar, oyun bittiğinde doğada çözünecekler, eğer henüz çözünmeden hayvanlar tarafından fark edilirlerse de onlar için birer besin olacaklar."
"Çok şaşırdığımı ve bir o kadar da mutlu olduğumu itiraf etmeliyim. Paylaştığın bilgiler için teşekkür ederim."
**
Dinleyicilerimizden aldığım mektuplar sayesinde bu yayınları gerçekleştirmek için daha bir hevesleniyorum. Bu devirde hâlâ mektup yazan nevi şahsına münhasır dinleyicilerime teşekkür ederim. Kâğıdın altını yakan, zarfa parfüm sıkan, rujlu dudaklarla kâğıdı öpen -gül kurusuna bayıldım-, hatta minik yavrusunun patilerini boyayıp onların baskısını yollayan tüm dinleyicilerim için sıradaki alkış sesini yolluyorum.
*
Evet, bu bayram biraz farklı. Evlerimizdeyiz, evlerimizde olmak durumundayız. Bayram neşesini sevdiklerimizden uzakta yaşamak kolay değil; ama hem kendimiz hem de onlar için bu sürece katlanmak zorundayız. Arayacağız, konuşacağız. İmkânlar el veriyorsa ekrandan da olsa göreceğiz birbirimizi. Belki en acısı, mezarlıkları ziyaret edememek. Oralardaki değerlerimiz için dualarımızı yollayacağız, onlar için şükür ve teşekkürlerimizi evlerimizden göndereceğiz. Elbette geçecek bu günler, burukluklarımız sona erecek, eskisi gibi bir ve beraber olacağız. Bugün bayram, zaman ayırdın, beni dinledin. Teşekkür ederim sana. İyi ki varsın, hep var ol. Canım mutluşka, programımızın sonuna geldik. Haftaya buluşmak dileğiyle.

(Kafası karışanlar olabilir; bu metnin herhangi bir sesli hali yoktur.) 


bu senin sorun mutluşka
Bayram senin için hangi nesnedir?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

23 Mayıs 2020 Cumartesi

Canım Benlik Müzikler #Liste


Birkaç gün önce "Çoook sıcak!" diye söylenirken şu an üşüyorum. Havalar da bana benzedi, bir hâli başka bir hâlini tutmuyor :) Neyse, müziklere geçelim. Bu haftanın listesini nasıl oluştursam diye geçmiş yayınlara bakarken hava ve çevreye dair yazdığım bir hikâye gördüm. Beş bölüm süren "Büyükler İçin Eylülsel Masallar"a iliştirdiğim şarkılarla bu mini listeyi hazırladım.
****
  • Nil Karaibrahimgil - Duma Duma Dum (Hisset) 
İyi sanatçıların, sanata ilgilerinin genellikle çok yönlü olduğunun farkında mısın? Mesela biri hem iyi bir oyuncu, hem de iyi bir müzisyen olabiliyor. Bu grup da bunun güzel bir örneğini sunuyor. "Leyla ile Mecnun" dizisinden doğan "Leyla the Band" aslında bu bağlamda eşine az rastlanır bir durum ortaya koyuyor.
Galiba bu şarkıya YouTube'un önerisiyle ulaşmıştım ve üst üste birkaç kez deneyimlemiştim. Sanatçının başka şarkılarını dinlemedim, hakkında pek bilgiye sahip değilim. Ancak bu şarkı iyi ve bazen bir eserle bile bir şarkıcıya saygı duyulabilir.
 (Not: Bu listede eserleri yorumlayanların isimlerine yer verilmiştir.)
***
Müzik dinlemeyi daha çok YouTube üzerinden gerçekleştiriyorum. Platformun algoritmaları, dinlediğim şarkıların benzerlerini ya da farklı zamanlarda doğrudan kendilerini "öneri" olarak karşıma çıkardığından, aynı şarkıların veya sanatçıların çevresinde dönüyor olabilirim. 
**
Bu listeleri düzenlediğim temalar bazen aynı yazılara götürdüğü için, bazen de aynı şarkıyı birden çok yayında kullandığımdan listelerde tekrarlılık görülebilir. Mesela yukarıdakilerin üçüne önceki listelerde de yer vermiştim.
*
Birini tanımak için onun ne dinlediğine bakabilirsin. Ne izlediğine, neyle uğraştığına, nasıl yaşadığına, neler konuştuğuna... İnsan, katmanlı bir canlı ve her katman okunmaya değer hikâyeler biriktiriyor. Örneklediğim unsurlar, salt başkalarını tanımak, onları öğrenmek adına değil; aynı zamanda öznenin kendini keşfetme yolunda da birer  kişilik aynası.



bu senin sorun mutluşka
En sevdiğin ay hangisi?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

22 Mayıs 2020 Cuma

Güzel Sözler - Gülse Birsel - The Blacklist #SoruCevap



Benim neşem deniz, senin neşen ne?
Lise ve üniversite giriş sınavları için en yaygın önerilerden biri, soruyu dikkatli okumaktır. Çünkü cevap bazen soruda saklıdır.  Bilmem anlatabiliyor muyum?
Bu soruyu "Hadi, Mutlu Olalım" başlıklı yazının sonuna iliştirmiştim. Okuduğumda heyecanlandım, umutla doldum. O yazının bir rengi olsa, muhtemelen mavi olurdu. Yeni bir ayın ilk gününde ya da genel olarak yepyeni başlangıçlar yapmanın arefesinde okunmaya değer bir yazı. Kendimi övmek, sevdiğim ve tercih ettiğim bir yaklaşım değil; ama o gün bu yazıyı yazan Mutlu Anlar Koleksiyoncusu'na içtenlikle sarılabilirim. Zamanın varsa, bu yayını okumanı öneririm 😍
****
Vazgeçtiğinde mutlu olduğun bir kararın var mı?
Bir anda aklıma gelmedi. Demek ki o kadar etkili bir şey yok. Biraz düşüneyim. Şimdi, kitaplığa gözüm çarptı ve sorunun ağırlığını kaldırabilecek güçte olmasa bile yine de cevap vermek adına uygun olabilecek bir şey buldum. Az okuyup çok kitap alan biri olunca hem ekonomik dengesizlik yaşayabiliyorum, hem de kitapları sığdırabilecek yer bulunmuyor. Bir ara, şu kadar kitap okumadan yeni kitap almayacağım gibi bir düşüncem vardı. Ama olmadı, listeyi bitirmeden kitap aldım ve mutlu oldum. 
Bu soruyu "Kitaplar Şahane" başlıklı yazının sonuna iliştirmiştim. Yukarıda verdiğim cevap, aslında sorunun sorulduğu yayının konusuymuş, fark etmeden tekrara düştüm, demek ki tutarlıyım. Ben de böyle bir Pollyanna'yım işte 😅 Az önce söylediklerimin biraz daha genişletilmiş ve sohbet havasında yazılmış hali bir tık uzaklıkta.
***
En sevdiğin güzel sözün ne?
Teşekkür ederim. Birine, verdiği emek ve harcadığı zaman için kalpten bir şekilde teşekkür etmenin iki tarafa da iyi hissettireceğini düşünüyorum.
Bu soruyu "Tatlı Dil İnsanı Gülümsetir" başlıklı yazının sonuna iliştirmiştim. Sanki kişisel gelişim kitabından fırlamış, ama onların birçoğunun -bana göre- samimiyetsizliğinden uzak, okununca insana iyi hissettirebilecek veya bazı şeylere dikkat çekebilecek nitelikte. Zamanın varsa, bu yayını da okumanı öneririm 😇
**
Türkiye'de okumayı çok sevdiğin bir mizah yazarı var mı?
Gülse Birsel. Avrupa Yakası'ndan sonraki dizilerini sevmedim, "Aile Arasında"dan etkilenmedim. Ama malum, o işlerde izlenme oranı ve gişe gibi farklı etkenler söz konusu. Bu üretken kadının bence birkaç karakteri var ve yazıdaki Gülse Birsel diğerlerine göre biraz farklı, onu daha değerli buluyorum.
Bu soruyu, Gani Müjde'nin kaleme aldığı "Nbr Cnm" adlı kitaptan bahsettiğim "Nbr Cnm (Gani Müjde)" başlıklı yazının sonuna iliştirmiştim. Kitaptan pek tat almadığımdan hakkında hazırladığım içerik de biraz yavan olmuş. Her ne kadar kendim yazmış olsam da zamanın yoksa "Mutlu Anlar Koleksiyoncusu bu yazıda neler anlatmış?" diye düşünüp dertlenmene gerek yok 😂
*
Önerebileceğin romantik komedi dizi ya da film var mı? 
Öneri, önermek eyleminin yavrusu. Sevimli bir panda yavrusuna benzeyen, şirin mi şirin bir romantik komedi dizi ya da film şu an için öneremiyorum. Aklıma gelen ilk birkaç şeyi söylesem, bu daha çok korunmasız cinsel ilişki sonrası doğan yavrular gibi olacak. Tabii ki konumuz yine pandalar.
Bu soruyu, yedi sezonunu da tamamladığım "The Blacklist" adlı diziden söz ettiğim "The Blacklist (dizi)" başlıklı yazının sonuna iliştirmiştim. Geçenlerde ilk bölümünü yeniden seyrettiğimde biraz ham buldum, ama bu durum uzun soluklu yerli ve yabancı pek çok dizi için geçerlidir. Karakterlerin kendi içinde oturması biraz zaman alır. Bu nedenle, diziye şans verirsen ilk bölümüne bakıp kestirip atma 😉 Dizi süreç içinde biraz şekil değiştirdi, ana hikâyede kırılmalar oldu, ama yine de külliyen bir kötüleşme söz konusu değil. Yeni bir diziye başlamak istersen bu yazı senin için yararlı olabilir. İyi bir dizi tanıtımı olduğunu düşünüyorum.


bu senin sorun mutluşka
Normal misin?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

21 Mayıs 2020 Perşembe

Cinayet Süsü ve 4 Film Daha #Sinema


Sinema ne büyük bir mucize! Bir metnin görülebilir ve duyulabilir hale gelmesi. İyi sinemanın aynı zamanda hissedilebilmesi. Kamera önü ve arkasında yüzlerce insanın ortak bir amaç için çalışması. Neresinden baksak büyülü.
****
"Ayı Paddington" serisi (2014, 2017; İngiltere, Fransa) görece yeni filmler olsa da izlememe rağmen içeriğini hatırlamadığımı onları yeniden seyrettiğimde fark ettim. Winnie'den sonra en sevdiğim ayı olabilir bu marmelat düşkünü! Winnie'nin kırmızı tişörtü vardı, Paddington'ın da şapkası kırmızı. Bilgisayar animasyonuyla, gerçek mekânlarda gerçek insanların performanslarının sentezlendiği filmlerden. Hikâye esnasında karşılaştığımız çoğu detay sonra başka bir noktaya bağlanıyor ve bu da güçlü bir çatkının oluşmasını sağlıyor. İlk seyredişimde bu denli etkilendiğimi sanmıyorum, ama şimdi pek beğendim. Mutlaka tekrar seyredeceğim. Paddington, öyle bir ayı ki bir hayvan olarak insanlara insanlığı öğretiyor. Şapkasını çıkarıp selam vermek, insanlarla sohbet etmek, yardımseverlik... Bir ayıya hayran olunabilir mi? Ben oldum! Bir de bu ve şu bağlantılar seni filmin kamera arkasına götürecek. Stüdyo mekânlarını görmek, animasyon süreçlerine şahit olmak ve dijital ayı ile gerçek insan sahnelerinin nasıl hazırlandığını seyretmek bende hem şaşkınlık hem de sektöre dair büyük bir ilgi uyandırdı. (Filmi izlemeyi düşünürsen, kamera arkasını sonraya bırakmanı öneririm.)
***
Binnur Kaya, tuhaf bir oyuncu, elbette olumlu anlamda söylüyorum. Katıldığı programlardan seyrettiğim kadarıyla günlük hayatında içe dönük, utangaç, mütevazı. Ama gel gör ki böyle bir insan, sıra işini yapmaya geldiğinde kolay kolay eline su dökülemeyecek bir performans sergiliyor. Avrupa Yakası'nı bilenler Şahika Koçarslanlı ve Dilber Hala karakterlerini hatırlayacaklardır. Bilhassa Binnur Kaya var diye izlemeyi istediğim "Cinayet Süsü" (2019, Türkiye), tabii ki Uğur Yücel'in de kadroda yer almasıyla çifte kavrulmuş hazza vesile olacaktı ama filmi beğenseydim. Komedik polisiye pek seyrettiğim bir tür değil, ancak iyi bir örneğini görmesem de iyi olabileceğini anladım. Filmin ismi, sonunda bağlanacağı meseleye hayli göndermede bulunuyor. Film, sonu açısından oldukça dikkat çekici. Ancak metin genel olarak haz vermedi. Feyyaz Yiğit sanırım ilk defa izlediğim bir oyuncu ve keyif aldığımı söyleyemem. Bu filmin de yönetmenliğini üstlenen Ali Atay'ın diğer bir filmi "Ölümlü Dünya" (2017, Türkiye) metnin yine haz vermediği bir film olsa da diğerine kıyasla izlenebilir olarak değerlendiriyorum. Feyyaz Yiğit'in keyif almadığım oyunculuğuna bu kez Doğu Demirkol da eklendi. Tabii ki eleştirmek çok kolay, bu öznel bir yorum, belki sana hitap edebilir ve sen çok sevebilirsin. Hikâyesini hiç bilmeden seyretmeye başladım, bu nedenle başında epey şaşırdım.
**
Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatı üzerinden Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş öncesini ve ilk yıllarını anlatan "Veda" (2010, Türkiye) filminin senaryosu Zülfü Livaneli tarafından yazılmış. Birkaç sene önce izlemiştim, yine keyif verdi. Belgesel tadında değil, biyografik sinema filmi gibi. Atatürk'ün yaveri Salih Bozok'un bakış açısıyla Mustafa Kemal'in hayatını izliyoruz. Sinan Tuzcu'nun Atatürk'ü, Serhat Kılıç'ın Salih Bozok'u, Dolunay Soysert'in Zübeyde Hanım'ı, Özge Özpirinçci'nin Fikriye Hanım'ı, Ezgi Mola'nın Latife Hanım'ı canlandırdığı film görülmeye değer. (Karakter ve oyuncuları kontrol etmek için araştırdığımda, filmde Sunay Akın'ın da rol aldığını fark ettim. Önce şair, anlatıcı ve müzeci Sunay Akın ile isim benzerliği olarak düşündüm, ama sonra merak ettim ve filmi yeniden açtım. İsim benzerliği değilmiş. En az iki kez seyrettiğim filmde gözden kaçırdığım bir ayrıntı; Kazım Karabekir'i Sunay Akın'ın canlandırması.)
*
İçeriği hakkında bilgim olan bir filmi seyretmekle, tamamen yabancı olduğum bir filmi izlemek bana farklı deneyimler sunuyor. Peki, sen sinema sürecini nasıl yaşıyorsun? Film seçimini nasıl yapıyorsun?


Çıkarın Kâğıtları, Yazılı Yoklama Yapacağım
Ayı Paddington 2 - 8/10
Veda-  8/10
Ayı Paddington - 7/10 
Ölümlü Dünya -  5/10
Cinayet Süsü - 4/10

(Puan vermek çok kolay, ama her film -en kötüsü bile- büyük bir emekle ortaya çıkıyor. İzlediğim tüm filmlerin görünen ve görünmeyen tüm emek verenlerine teşekkür ederim.)


bu senin sorun mutluşka
Kitabı kadar güzel bir film biliyor musun?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

20 Mayıs 2020 Çarşamba

Hangi Blogger Öldü? #TuhafMeseleler


Çok sıcak! Bırak artık tenden terlemeyi, sanki her bir hücremden teker teker su kaybediyorum. Bu hava, temmuzda veya ağustosta maruz kalmam gereken sıcaklıkta. Normalde yazın o kızgın zamanlarında rehavete kapılıp hiçbir şeyle ilgilenemiyorum. Durum şimdi de farklı değil. Yapmak istediğim çok şey var, ama hepsi Ağrı Dağı'nın öte yakasında. Ne kadar bunalsam da zinciri kırmayacağım, seriyi bozmayacağım. Zar zor aldığım nefeslerle blog yayınlarını sürdüreceğim. 60 günü hedefledim, 50'ye ulaştım; bunu başarabilirim. Sonra yeniden seyrekleşecek muhtemelen.
****
Her gün Twitter'a uğrayıp, en çok konuşulanlar listesine bakıyorum. Ülkede neler olduğunu, nelerden söz edildiğini hızlıca görebilmek için iyi bir yöntem. Tabii ki popüler kültür tüketiminin bir yansıması da orada. Çeşitli televizyon programlarıyla ilgili etiketleri bile nispeten anlamlandırabilirken, öyle bir konu var ki bunu kabul etmek için insanlığı kökten kaybetmek gerekiyor. Bir insanı sanal dünyada öldürmek nasıl bir kafa yapısının ürünüdür?
***
"Çocuklar Duymasın", hem içeriğiyle hem de yıllar boyunca yaşadığı gelişim ve değişim süreciyle ülkemiz televizyon tarihinde önemli bir yer edinecek. Son zamanlarında seyretmesem de özellikle Atv'de gösterilen bölümler gayet iyiydi. Bu başarıda karakter derinlikleri kadar bu karakterlere hayat veren sanatçıların oyunculuk becerilerinin de rolü var. Haluk ve Selami'nin iş yerinde tanıştığımız, aynı zamanda Haluk ve Meltem'in evde yardımcılıklarını üstlenen Emine'nin kocası olarak da gördüğümüz Çaycı Hüseyin karakteri ile pek çok izleyicinin gönlüne giren Alpaslan Özmol, fiziksel görünümü ve güçlü sesinin de etkisiyle büyük bir beğeni ve sevgi kazandı. Geçtiğimiz haftalarda Twitter'da #ÇaycıHüseyin etiketini görünce içim cız etti. Uzun zaman önce tiyatro sahnesinde de seyrettiğim oyuncuyu kaybetmiş olma ihtimali beni çok korkuttu.
**
Sonra anladım ki, Münir Özkul'un da defalarca başına gelen "Öldü" haberleri, sık aralıklarla Alpaslan Özmol için de yapılmaya başlanmış. Twitter gündeminde bugün yine #ÇaycıHüseyin etiketi yer alınca, bu kez öldüğüne kanaat getirmedim ve bunun için üzülmedim. Sonra gönderilere baktım, Alpaslan Özmol'un konuştuğu bir videoya rastladım. Şöyle diyordu: "...yine 'öldü' haberlerim çıkıyor. Siz hiç merak etmeyin arkadaşlar, ben size ölünce haber vereceğim. Adamı hasta etmeyin." Bu açıklamaları kaçıncı ölüm haberinden sonra yaptığını bilmiyorum. İşte bir seyircisi olarak ben bile ne kadar üzülmüşken, yalan haberlerle 'öldü' bilgisi dağıtılan birinin ailesi, yakın çevresi ve çalışma arkadaşları ne düşünür, ne hisseder? Bu zamana dek hiçbir blogda böyle tuhaf ve saçma bir haberle karşılaşmadım. Hız ve çoğulluk meselesi. İyi ki Blog Mahallesi, nüfus bakımından taşıma kapasitesini kaldırıyor ve niteliksizliğin çabucak yayılmasına yol açacak bir hız burada gözlenmiyor. Blog Mahallesi'ni seviyorum.
 *
Bu yazıya biraz olumsuz duygularla başlamıştım. Alpaslan Özmol'un konuşmasını alıntıladığım videonun kaynağını araştırırken bir haber, bir de dizi görüntüsüne rastladım. Show Haber'de yapılan "Çaycı Hüseyin Yine Öldü!" başlıklı tuhaf haber yüzümü güldürdü. Hatta oturdum, baştan bir daha seyrettim :) Bazen haberin de mizahı yapılabilmeli, bu açıdan sevdim. Ayrıca "Çocuklar Duymasın"ın yakın dönem bölümlerinden birinde de konu işlenmiş. Hüseyin'in ölüm haberi sosyal ağlarda yayılıyor ve Emine'den Şükrü'ye, Haluk'tan Gönül'e, İsmail'den Tuna'ya pek çok karakter bu haberle sarsılıyor; sonra Hüseyin elinde çay tepsisiyle çıkıp geliyor. Kaç oyuncunun böyle bir hatırası olur ki? Tuhaf ama güzel bir ülkeyiz.


bu senin sorun mutluşka
Neyi erteliyorsun?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

19 Mayıs 2020 Salı

Salgında Bir Genç Kadın: Pande Mika (3/4) #Öykü

Patlamak üzereyim. Hayır, sıkıntıdan değil. Bir tepsi dolusu patatesli börekten. Gerçi bunu da sıkıntıdan yaptım, aman neyse. İlk börek deneyimim hiç de fena değildi. Acaba mercimek köftesi de yapabilir miyim? Saçmalama Pande Mika! Saç malanmaz, taranır. Anne! Atlıkarınca! Çocukluğum! Korhan! Kendime gelmeliyim. Biliyorum, çok misafirperverim.
****
9/16
Karantinada geçen onca günden sonra, artık evde yaşamaya alışsam da doğayı özlüyorum. Rengârenk çiçeklerin açtığı mevsimi kaçırıyoruz. Bu bir bakış açısı. Diğer yandan, hayatı yakaladığımızı da düşünebiliriz. Sanki bu daha ağır basıyor. "İnsan ömrünün hakkı her mevsim ilkbaharı yaşamaktır." derdi eski bir dostum. Onunla görüştüm telefonda. Atlıkarıncayı anlattığımda hatırlattı bu sözü. Her insanın hayatında bilgeler olmalı. Sözüne değer vereceği kişilerle karşılaşmalı insan. Hiçbir ihanetin geri dönüşü olamaz, ama yaşanan güzel günleri de hiçbir yanlış karar baştan aşağı söküp atamaz. Birlikte geçirdiğimiz güzel günlerin hatrına Korhan'a saygı duymaya devam edeceğim. Ama bir daha onunla ne olursa olsun ilişki kuramam. Elbette yaralayıcı, ancak iyileştim; yaramı bir daha kanatamam. Ayrıca kimse çocukluğuma zarar veremez, atlıkarıncamı benden alamaz. Bir kez doğdum bu hayata ve her mevsimi ilkbahar gibi yaşayacağım. Tesadüfe bak; radyoda "Dönence" çalmaya başladı. Teşekkürler Barış Abi, böyle güzel şarkılar yaptığın için. Eski dostum sana da teşekkür ederim, beni Pande Mika Girdabı'nda boğulmaktan kurtardın.
***
10/16
Bu koronavirüs günleri sayesinde temizlikten haz duyar hale geldim. Salgını atlattıktan sonra da muhtemelen hobi olarak temizlik yapacağım. Radyom yine nostaljik parçalar çalıyor. Bezi aldım elime, o cam senin, bu çerçeve benim. Şarkıdaki ritme enstrümanlarımla eşlik ediyorum. Arada lekelere bakınca Korhan'ı hatırlamıyor değilim, ama cam-sil'den bir fıs, hop her şey tertemiz. Çocukluktan beri böyleyim aslında, pek çok insana anlamsız gelen her türlü leke ve iz benim için çok şey ifade edebilir. Sadece kirli cama bakarak bile bir hikâye uydurabilirim. Zaten bundan dolayı grafik tasarımcı oldum. Hayallerimin arkasında dursaydım bir aşçı da olabilirdim, ama halimden memnunum. Belki bir gün yemekler üzerine bir grafik işine başlarım. Bunu bir düşün Pande Mika.
**
11/16
İnsanlar küçüldükçe sayıları artarmış; çevrim içi toplantıyla öğrendim. Bu kadar insanın yüzünü aynı anda görebileceğim bir yuvarlak masa var mıydı bilmiyorum, ama dikdörtgen bir ekrana sığdık işte. İki saat boyunca onca insanın yüzüne bakmaya çalışmak ne zormuş. Yaşam alışkanlıkları kadar çalışma biçimlerini de değiştirdi bu salgın. Bir üniversitenin tasarım jürisine katıldım. Öğrenciler bir bir işlerini gösterdi. Hocalar ve benim gibi birkaç konuk jüri de çalışmalara bakarak değerlendirme yaptık. Son anda davet edilince başta istememiştim ama kuzenim "Pande Mika lütfen!" diye ısrar edince kıramadım, iyi de oldu gerçi, biraz sosyalleştim. Kendi kendine kalınca ister istemez kurmaya da başlıyor insan. Zihinde olmadık şeyler peyda oluyor. Yarın bir jüriye daha katılacağım. Adeta arınıyorum.
*
12/16
Olmaz olmaz deme, her şey olur bu hayatta. Bugün ikinci jüri için bilgisayar başına geçtim. Kuzenim... Benim canım kuzenim... İlk atlıkarıncam... Ekrandaki öğrenci, hoca ve jüri üyelerine bakıp bunca insan nasıl bu dijital çerçeveye sığabildik diye düşünürken, kuzenim bir anda saksafonunu eline aldı. Ben de tasarım okulunda öğrenciydim, ama hiçbir sınavda hocalarımdan biri çıkıp da müzik aleti çalmamıştı. Tek şaşırdığım bu olsa neyse. Hayatımın en sıra dışı anlarından birini yaşadım. Kaşla göz arasında mitoz bölündüm ve az önce yüzüne baktığım herkes ben oluverdi. Sonra da dünyanın en güzel korosundan aynı sözleri duydum: "Mutlu yıllaaar Pande Mika!"

19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun!


bu senin sorun mutluşka
Kendini seviyor musun?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

18 Mayıs 2020 Pazartesi

Yazılı ve Sesli Birtakım Dijital Kitaplar #Öneri


Kitap okumak beni çok şaşırtıyor. Harflere bakıp hayal kuruyorsun veya bu izleri takip ederek düşünmeye başlıyorsun! Aslında okumanın, bir şey öğrenmek ya da bir kurguyu izlemekle beraber çok önemli bir işlevi daha var: Zihin egzersizi. Bunun ne kadar gerekli olduğunun farkında mısın?
****
Kitap boyutları değişiklik gösteriyor. Bazısı ancak bir sırt çantasına girebilecek ölçüde, bazısı bir ceket cebinde bile taşınabilir. Basılı kitaplar dışında -ki bunları her zaman için daha çok seviyorum- dijital kitapları da okumak mümkün. Farklı dosya formatlarıyla, farklı cihazlardan okunabilen bu kitaplar için muhtemelen en iyi seçenek, bu iş için özel olarak üretilmiş e-kitap okuyucuları olabilir. Daha önce hiç kullanmadığım için ayrıntılı bilgi veremiyorum. Fakat e-kitap okuyucuları dışında akıllı telefonlar, tabletler ve bilgisayarlar da kitapları ekrandan okumaya imkân sağlayan ortamlar sunuyor. 
***
Belki de uzunca bir zamandır ilk kez basılı kitap almadığım böyle bir dönem yaşıyorum. En az iki aydır ne kitapçıdan, ne marketten, ne de çevrimiçi kitap mağazalarından kitap temin ediyorum. Bu süreçte kütüphaneler de hizmet vermediğinden dokunulabilir herhangi bir kitabı ödünç de alamıyorum. Fakat yine de yeni kitap inceleyebilme heyecanını sürdürüyorum. Dijital kitaplar, mekân ve zaman sınırlaması olmadan erişebileceğimiz güzellikler.
**
Yerli ve yabancı pek çok e-kitap veri tabanına abone olan üniversite gibi kurumları ayrı tutacağım. Çünkü bunlardan genel kullanıcılar yararlanamıyor. Bu yayında, dileyen herkesin faydalanabileceği bir seçenekten söz edeceğim. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı halk kütüphanelerine üye olanlar, aynı zamanda yaklaşık 19 bin e-kitaba da ulaşabiliyor. (Kütüphane üyeliği E-Devlet sistemi üzerinden yapılabilir.) Buradaki yayınevlerinin birçoğu adı sanı duyulmamış olsa da bunun bir ön yargı oluşturmasına izin vermemelisin. İnanıyorum ki herkes bu e-kitaplar arasında kendine göre bir kitap bulabilir. "Kütüphanem Cepte" mobil uygulaması üzerinden e-kitapları okumak mümkün, ancak verimli çalıştığı söylenemez. Onun yerine "Kütüphanem Cepte E-kitap" uygulamasını öneriyorum, onda işleyiş yönünden bir aksaklık görmedim. Tabii bu uygulamaların yayıncısının Bakanlık olmasına (T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı KYGM) dikkat etmek gerekiyor. Kitap arama, eseri kendi kitaplığına ekleme, sayfalara not yazabilme, kaldığın sayfayı kaydetme gibi özelliklerin kullanılabildiği bu uygulama hem yeni kitaplarla tanışmak hem de yanında basılı kitap yokken serbest zamanını değerlendirmek isteyenler için ideal.
*
Bu hafta bir önerim daha olacak. Koronavirüs salgını dolayısıyla evlerinde bulunan vatandaşlara destek olunması amacıyla Bakanlık ve Storytel işbirliğiyle, Türkiye Yayıncılar Birliği'nin de katkısıyla Storytel sesli kitap arşivinden bazı kitaplar 30 Haziran 2020 tarihine kadar kutuphanemcepte.org adresi üzerinden ücretsiz olarak dinlenebilecek. Mert Fırat'ın sesinden "Kürk Mantolu Madonna", Erdem Akakçe'nin sesinden "Yılanların Öcü", Mazlum Kiper'in sesinden "Esir Şehrin İnsanları", Aydoğan Temel'in sesinden "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu", Murat Eken'in sesinden "Palto" sitede dinlenebilen kitaplardan. Ayrıca "Alice Harikalar Ülkesinde", "Kırmızı Başlıklı Kız", "Bir Şeftali Bin Şeftali", "Bremen Mızıkacıları" gibi kitaplar da hem çocukları hem de içindeki çocukla mutlu olan benim gibi büyükleri heyecanla bekliyor. 


bu senin sorun mutluşka
Diyelim ki bir mutsuzla karşılaştın, ne yaparsın?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

17 Mayıs 2020 Pazar

Blogger Olmak ya da Olmamak #PazarSohbeti


Canım mutluşka, programımız başlıyor, ben Mutlu Anlar Koleksiyoncusu. Bir sıcak ki sorma. Sanki yaz aylarındayız. Dediklerine göre Afrika'dan gelmiş bu hava. Düşünsene, ta oralardan çıksın yola, e herhalde gelirken soğumuştur biraz ve bizim burada bunaldığımız sıcaklık onlar için oldukça düşük olmalı. Eğer mesele böyle gelişmiyorsa coğrafyaya dair bilgimin ne kadar zayıf olduğu ortaya çıktı. Değilse de ben söyledim, zaten dürüstlük ve samimiyetten başka şu hayatta pek bir şeyim yok galiba.
****
Tam 47 gündür, hiç aksatmadan blog yazıyorum. Bu süreçte blog mahallemizde yeni komşularım oldu. Bazıları geçerken uğradı, ben de bazılarına selam verip geçtim. Sonra mahallemiz ve mahallemiz insanlarını düşündüm. Burada neleri sevdiğimi, nelere mesafeli olduğumu tartıştım kendi içimde. Yayınımızın konusu bloglar olacak. Ayrıca programa iki misafirim katılacak, onların da görüşlerini alacağım. 
***
"Blog yazarı" demeyi daha çok seviyorum. "Blogger" sanki pop kültürü ifadesi. Bir blogger'ın blogunu, ticari kaygılara boğulmuş bir ürün yerleştirme alanı gibi hissediyorum. En uyumlu kıyafetler, şahane makyaj malzemeleri, lezzetli restoranlar, "en güzel ben gezerim, benden güzel gezen yoktur, zaten ben de en güzelim" yazılarının olduğu bloglar. Modayla, makyajla, gurmelikle, seyahatle alıp veremediğim bir şey yok, lütfen yanlış anlaşılmasın. Örneklere dikkatli bakalım. Bunlarda ne var biliyor musun? Kusursuz güzellik. Yani hayatta olmayan bir sahtelik. Yapaylık. Plastiklik. Sevmiyorum böyle blogları ve dolaşmıyorum oralarda. Uğrasam bile gediklisi değilim onların. Hayatta hiçbir şey tam değil, olamaz, imkânsız. "Bugün bunları giydim, hiç uyumlu olmadı ama aynaya bakınca kendimle çok eğlendim." dese mesela biri, ona saygı duyarım... Hattın diğer ucunda, Blog Mahallesi'nin üretken yazarlarından Hayal var.
"Merhaba Hayal!"
"Merhaba Mutlu Anlar Koleksiyoncusu. Neşeli yayınlar!"
"Teşekkür ederim, çok seviyorum bu sözcüğü."
"Biliyorum, her yorumunda geçmesi boşuna değil."
"Bloglar hakkında söylediklerimi duyabildin mi?"
"Evet, katılıyorum dediklerine. Öze yaklaşmak için samimiyet bence şart. Kusursuz güzellik yoktur, bunu savunan boştur."
"Ooo biraz sert."
"Bazen olur öyle."
"Etkileşim kurduğun bloglarda nelere dikkat edersin Hayal?"
"Aslında birçok şeye dikkat ediyorum. Öncelikle görünüşe bakıyorum. Yazının içeriğini anlayabilmek için okunabiliyor olması lazım. Bazı blog yazarları fon ve metin rengini öyle ayarlıyorlar ki okumak neredeyse imkânsız. Ayrıca çok uzun yazıları sevmiyorum, yazarına bağlı olsa da çoğu zaman böyle yazıları atlıyorum."
"Uzunluk. Bu biraz ön yargı değil mi? Uzun ve iyi yazılar da var."
"Tabii ki. Ama ne kadar eleştirsek de hepimiz hızlı tüketim çağındayız ve bloglar buna biraz uzak olsa bile yine de bundan kopuk değil. Ayrıca uzun bir yazıyı öyle sunarsın ki okunurluk değerini artırırsın. İyi görüntülerle beslenmişse, iyi bir yazı karakteri -ç, ş gibi Türkçe karakterlere de uygun- ve doğru bir harf boyutu kullanılmışsa, gerekli yerlerde metne arka plan rengi eklenmişse, alıntılar için girinti oluşturulmuşsa, sıralamalar maddeleme işaretleriyle yapılmışsa... Yani bir yazının uzun da olsa iyi görünmesi için aslında çok fazla olanak var."
"Doğru söylüyorsun. Türkçe karakterlere sözü getirdin. Ben de genel olarak Türkçe kullanımından bahsedeyim. 'Plaza dili' diye tanımlanan İngilizce bulaşığı bir Türkçe bana iyi gelmiyor. Bu nasıl biliyor musun, beş tane sağlam portakalın yanına bir tane de çürük portakal ekle ve bunların suyunu sık, sonra da iç. Berbat."
"Ah ne kadar haklısın. Belki başka bir programda bunu tartışabiliriz. Seninle sohbet etmek güzel, ama ev telefonum çalıyor, şimdi kapatmalıyım."
"Sesini duymak şahane, tekrar buluşmak dileğiyle. Bu arada evde olmana da sevindim, bir süre daha sabredelim ve unutmayalım ki hayat eve sığar."
**
Blog yazıyorsan okunmayı da diliyorsun aynı zamanda. Yoksa bir defter de düşünceleri izlemek adına yeterli, değil mi? Peki, ne kadar okunmak ister bir insan? Yüzlerce, binlerce? Kimin ne istediğini tabii ki bilemem, ama kendi adıma cevap verebilirim. Bir. Bütün içerikleri kendim için üretiyorum. Çünkü yazmak bir düşünme sürecidir ve yazdığım şeyden ilk başta kendim yararlanıyorum. Ayrıca bunu paylaşmak istiyorum. Bir film hakkında görüşlerimi paylaşıyorsam biri bundan faydalanabilir; belki film seçmesine yardımcı olabilirim. Sevdiğim müzikleri paylaşarak belki birinin daha önce kapısını aralamadığı bir dünyaya girmesini sağlayabilirim. Bir yazının okunduğunu gösterense tabii ki yapılan yorumdur. Herhangi bir içeriğime bir tane yorum aldığımda çok mutlu oluyorum. Elbette daha çoğunu isterim, ama içten bir yorumu "Bloguna geldim, bana da beklerim." gibi hiçbir değeri olmayan on tane yoruma değişmem. O bir tane içten yorum, benim "paylaşmak" eylemini yaşayabilmemi mümkün kılıyor. Çok şükür, yazımı gerçekten okuyan birinin yazabileceği yorumlar alıyorum. Beni destekleyen, bakış açımı genişleten, bahsettiğim konuya kendi yaşamından örneklerle katılan, düşüncelerini paylaşan, hatalarımı düzelten... Yazarken bile sevindim, öyle güzel mutluşkalar var :) İyi ki.
*
Zaman hızla geçiyor. Neredeyse programın sonuna gelmişiz. Bugün yayına iki misafirimin bağlanacağını söylemiştim. Blog Mahallesi'nin romantik karakteri Masal bir süredir hattın diğer ucunda beni bekliyor.
"Merhaba Masal! Beklettiğim için üzgünüm."
"Merhaba Mutlu Anlar Koleksiyoncusu. İçin dolmuş senin, konuştukça konuşasın geliyor bugün. Ama söylediklerine gerçekten katılıyorum. Özellikle hiçbir şey katmadan, hiçbir duyguna seslenmeden, sadece kendini pazarlamak için gelen tipler var ya tamamen zaman kaybı."
"Konuya girmiş oldun. Yine de senin için soruyu tekrarlayayım. Etkileşim kurduğun bloglarda nelere dikkat edersin?"
"Yayının başında kusursuz güzellikle ilgili söylediklerin o kadar doğru ki. Bir blogda kusur ararım, eğer bulabilirsem kendimi oraya daha kolay ait hissedebilirim. Kusur derken; yazım hataları, noktalama eksiklikleri gibi şeyler değil. Gerçekleşmemiş hayaller, tutmamış planlar, unutulmayan sevgililer, pişman olunan kararlar... Bunlar hayat. Burası sanal bir ortam olabilir, ama gerçek hayatın gerçek karakterleri var aramızda. Varsın adlarını bilmeyelim, varsın onları görmeyelim, ne şehirlerinden ne de yaşlarından haberdar olalım; ama mesela kelebek biriktirmeyi sever mi, bunu konuşalım."
"Küçük Prens."
"Ah yakaladın. Çok sevdiğim bir kitap."
"Benim de. Son birkaç dakikamız. Eklemek istediğin bir şey var mı?"
"İki şey olsa... Söz, hızlı anlatacağım. İlki temalar. Blog yazarlığı için farklı platformlar mevcut. Bunların en bilinenleri Blogger, WordPress, Tumblr. Aralarında sanırım en az tema çeşitliliğine sahip olan Blogger. Tabii ki herkes farklı olmayı isteyebilir. Ancak seçilen tema  estetik değerden yoksunsa, teknik hatalar barındırıyorsa, Türkçeyle uyumsuzsa böyle bloglar benim için kesinlikle ilk okunacaklar arasında yer almıyor. Sistemin orijinal temalarını kullanan blogları daha fazla ziyaret ediyorum. Ayrıca değişik sitelerden indirilen ve yüklenen temalar güvenlik açığına yol açabilir."
"Önemli bir konuya değindin Masal, ama hızlı anlatacağına söz vermiştin. İkinci şey için senden daha iyi bir performans bekliyorum."
"Reklamlar. Bloga reklam eklenebilir; ama içeriklerin sağından solundan, altından üstünden reklam fışkırıyorsa orada zaman kaybetmiyorum. Okura değer verilmeyen bir blogda benim işim yok. Bak bunu daha kısa ifade ettim."
"Evet. Katıldığın için teşekkür ederim. Kendine iyi davran Masal."
Canım mutluşka, programımızın sonuna geldik. Haftaya buluşmak dileğiyle.

(Kafası karışanlar olabilir; bu metnin herhangi bir sesli hali yoktur.) 


bu senin sorun mutluşka
Bir blog okuru olarak bu ortamda neleri önemsiyorsun?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

16 Mayıs 2020 Cumartesi

İşte Benlik Müzikler #Liste


Müzik listesi hazırladığım üçüncü cumartesi. Yazılara iliştirdiğim şarkı ve ezgileri tekrar dinlemek bana iyi hissettiriyor. Her hafta ortak bir özellik belirliyorum ve parçaları buna göre seçiyorum. Bu kez, blogda tüm zamanlarda en çok açılan 10 yayını göz önünde bulundurdum. 3'ünde şarkı ekleme fikri henüz  hayata geçmemiş. 7'sinin müzikleri ise hemen aşağıda. İçlerinde daha önce dinlemediğin bir şarkı var mı? Geçen haftaya göre oldukça kısa bir liste. Hadi başlayalım.
Ne kıyafet, ne yemek, ne de herhangi bir aksesuar görünce canım çeker. Ama müzik aletlerine karşı durum biraz farklı. Bazen müzik aleti aşeriyor gibi hissediyorum. "Faun" grubunu, YouTube'ta İrlanda Flütü dinlemek için video ararken buldum ve müziklerini çok sevdim.
  • Farah Zeynep Abdullah - Gel ya da Git (Hisset)
  • Sertab Erener - Mecbursun (Hisset)
  • Pinhâni - Günaydın Sevgilim (Hisset)
  • Bobby McFerrin - Don't Worry Be Happy (Hisset)
  • Deniz Tekin - Ederlezi (Hisset)
 (Not: Bu listede eserleri yorumlayanların isimlerine yer verilmiştir.)



bu senin sorun mutluşka
Hangi müzik aletini dinlerken haz duyuyorsun?

Neşeli ve sağlıklı sevgilerle,
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu