30 Kasım 2020 Pazartesi

Sevgili Sen #Öykü

 

Sevgili sen... Sen bu satırları okurken... Sahi, okuyacak mısın? Bunu neden yapıyorsun? Kimse beni dinlemeye değer bulmazken sen neden buradasın? Burada. Kitapta. On birinci bölümün otuzuncu sayfasında. Parmakların tenime değiyor. Seninle ısınıyorum.

****

Onca hatıraya rağmen unutulmuş biri gibi beni komodinin üzerine bıraktın. Sevgili sen... Sen bu satırları okurken... Neden vazgeçtin okumaktan? Sözcüklerimi mi sevmedin, yoksa sözcüklerimin bir araya getirilişini mi? Niye sana değil de bir abajurun soğuk ve ruhsuz ışığına değiyorum? Beyaz ışık sabah ayazı gibi düşüyor kapağıma.

***

Sevgili sen... Sen bu satırları okurken hangi mevsimde olacaksın? Yazıldığı zamanın, yazılan metne herhangi bir etkisi olabilir mi? Harfler üşüdüklerinde birbirlerine sarılırlarmış, böyle oluşurmuş sözcükler. Belki bana dönersin ve parmaklarının arasında nefes alırım. Okunmayan kitap yine de yaşar mı? Bir sonbahar sonunda doğdum, bilmek istersen.

**

Boğuluyorum. Üstümde baskı hissetmeye hiç alışamadım. Kapağım aralık dursun, etrafta ne olup bittiğini göreyim. Sevgili sen... Sen bu satırları okurken... Okusaydın keşke de şu defteri üzerime bırakmasaydın... Lütfen... İstediğim şey biraz özgürlük.

*

Sevgili sen... Sen bu satırları okurken abajuruna teşekkür ediyorum. İyi ki var; olmasaydı göremezdin beni... İyi ki varsın; olmasaydın yalnız kalırdım. 

 


bu senin sorun mutluşka
Bugün neler düşündün?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

27 Kasım 2020 Cuma

Blog Yazarlarına Öylesine Öneriler -4-

 

Ziyaret ettiğim bloglarda "eleştirdiğim" noktaları belirterek, uygulandığı takdirde daha iyi olacağına inandığım şeyleri "önermek" için "Blog Yazarlarına Öylesine Öneriler"i yazıyorum. Okuduğun bu yazı, serinin dördüncü ve son açıklamalı içeriği olacak. Elbette maddeleri çoğaltmak mümkün. Hadi devam edelim.

****

Bir süredir sosyal mesafeye dikkat ederek, aynı zamanda maske ile hem ağız hem de burun boşluğumu kapatarak Blog Mahallesi'nde geziniyorum. Çok sayıda evin kapısını çaldım, pek çok komşumla hijyenik ortamda hoşbeş ettik. Yani yorumlaştık. Yalnızca iki blogda da olsa yazdığım yorumu göndermek istediğimde "sadece ekip üyelerinin yorum yazabileceğine" dair bir uyarıyla karşılaştım. Muhtemelen bu ayarlama hatayla olmuştur; çünkü bloglar herhangi bir ders veya proje odaklı yayın yapmıyordu. Blog yazarına önerim;

Ayarlama ve düzenlemeleri kontrol etmek için farklı bir tarayıcıda (veya gizli pencerede), oturum açmadan bloguna girmeli; gezinti ve yorum gibi temel işlevlerin işleyişini kontrol etmelisin.

***

"Blog Yazarlarına Öylesine Öneriler"de çoğunlukla genel geçerliliği olan, ama bazen de öznel tercihe kayan önerilerde bulunuyorum. Şimdi değineceğim konu ise tamamen nesnel ve mutlaka önemsenmesi gerekiyor. Alıntılar. Çeşitli dergilerde ve kitaplarda okuduğu metnin beğendiği kısımlarını paylaşan blog komşularım var. Peki, bu alıntı kimin ve neyin? Bir kitapsa; kitabın adı ne, yazarı kim, hangi yayınevinden çıkmış? Bir dergiyse; hangi dergi, kaçıncı sayısı, kimin yazısı? Bir Internet sitesiyse; hangi site, bağlantısı ne, yazan kim? Benzer şekilde içeriklerinde kullandığı görselleri farklı Internet sitelerinden indirip bloguna yükleyen arkadaşlarımız da bulunuyor. Resimleme (illüstrasyon), poster, karikatür, fotoğraf gibi görsellerin serbest kullanım hakkı (yani telifsiz olması) yoksa bunlara blogda gelişigüzel bir şekilde yer verilmemeli. Şu an bununla ilgili pek sorun çıkmıyor, ama sadece bir karara bakar, algoritmalar düzenlenir ve neticede blogun kapanmasına kadar pek çok olumsuz gelişmeye yol açabilir. İçeriğini görsellerle beslemek istiyorsan kendi çektiğin fotoğrafları kullanabilirsin. Hemen her telefon bu konuda gayet iyi iş çıkaracaktır. Belki böylece etik ve yasal bir kaygı güzel bir hobiye dönüşebilir. Bu arada Google gibi arama motorları aracılığıyla bulunup bloga yüklenen görsellerin altında "Google'dan alıntıdır" gibi notlar da görüyorum; açıkçası bunun pek bir anlamı yok. Zira o fotoğraf (büyük olasılıkla) Google veya herhangi bir arama motoruna ait değil. Tıpkı şu an okuduğun blogda benim yaptığım gibi içerik oluşturan başka bir kişi onun sahibi. Blogundaki yazılar kopyalanıp başka bir sitede çoğaltılsa canın sıkılır, öyle değil mi? Görselin de metinden altta kalır herhangi bir yanı yok. Bence tanıtım gibi özel bir amaç için yazmıyorsak başka bir site ve sosyal ağdan görseller kullanmamalıyız. Bu gibi durumlardaysa doğru biçimde kaynak göstermeliyiz. Alıntıladığımız görselin bağlantı adresini değil de görselin yer aldığı içeriğin/yayının bağlantı adresini vermeliyiz. Yararlandığımız görsel bir film afişi, albüm veya kitap kapağıysa bunların grafik tasarımcılarını da belirtmeliyiz. Son olarak, kendi ürettiğimiz görsellerin korunmasıyla ilgili bir noktadan söz edeceğim. Bunların başkaları tarafından kullanılmasını önlemek için materyalin dörtte birini işgal edecek ölçüde isim, blog başlığı vb. yazmaya gerek yok. Tabii ki bunlar iliştirilerek görselin kime ve nereye ait olduğu ifade edilebilir; ama makul boyutta ve saydamlıkta. Sahiplik bildiren nesneler/işaretler görselin önüne geçiyorsa sadece ve sadece çirkinliktir. Blog yazarına önerim;

Blogunda yer verdiğin tüm içeriklerin sana ait olmasına özen göstermelisin.

**

Bu kısmı televizyon dizilerinden bahsederek anlatabilirim, ama beni daha iyi göstersin diye TED konuşmaları üzerinden irdeleyeceğim. 150 dakikalık dizi yerine 20 dakikalık saygın bir konuşma kulağa daha hoş geliyor, öyle değil mi?... Açıkçası yazarken etkilenmedim, o nedenle aylarımı hatta yıllarımı verdiğim televizyon dizilerine dönüyorum. Oldukça yavaş akan konularıyla, bol bakışmalı ve adeta klip tadındaki şarkılı türkülü sahneleriyle diziyi seyredersin ve tam heyecanlı yerine geldiğinde reklam girer ya... İşte o reklamlar keyfimi çekiştiriyor. Çekiştirilen keyif ne oluyor? Sünüyor. Sünen keyfinse kalitesi kalmıyor. Tıpkı blog yazılarının her yerinden patlak veren, oran ve orantıdan habersiz reklam kutularının blog okuma deneyimine yaptığı gibi. Bu reklamların içinde ikisi var ki onlara denk geldiğim blogevlerde havasız kalmış gibi hissediyorum. İlki metni bölen reklamlar, ikincisiyse ise otomatik açılan pencerede görüntülenenler. Blog yazarına önerim;

Birincil amacın gelir elde etmek değilse reklam yerleştirmelerinle ziyaretçilerinin/okurlarının keyfini kaçırmamalısın.

*

Sosyal ağlar çıktıktan sonra adımızı, sanımızı, işimizi, ilgimizi, şehrimizi, sevdiğimizi her yerde paylaşmayı oldukça normalleştirdik ve buna alıştık. Blogger'ın da böyle kişisel bilgiler yazılabilecek bir profil sayfası var ve bana göre hayli önemli; çünkü yeni okurlara ulaşmak için son derece işlevsel. Diyelim ki bir blogeve gidip sohbet ediyorum, yani yorum yazıyorum. Bu sırada daha önce yollarımızın kesişmediği bir blog yazarını, yorumlar arasında görüyorum. Kullanıcı adına tıklayıp profil sayfasına gidiyorum ve eğer yer verdiyse oradan da bloguna ulaşıyorum. Böylece dünyamı büyütecek yepyeni bir blogevle karşılaşıyorum... Aynı anda etkin olduğumuz birden çok blog olabilir ya da yeni bir blog açmışızdır ama henüz kullanmıyoruzdur veya o bloga uzun süredir yeni içerik girmiyoruzdur. Acaba bütün bloglarımız Blogger profil sayfamızda görünmeli mi? Bence hayır. Orada mutlaka etkin olan blogumuzu (bloglarımızı) listelemeliyiz. Geçenlerde yeni bir blog açtım ve boş blog otomatik olarak listeye eklenmiş. Bunu sonradan fark ettim ve sayfayı düzenlemeden önce boş blogun istatistiklerine baktım. Sayfa görüntülenmesi vardı, muhtemelen son zamanlarda ziyaret ettiğim blogların yazarları profil sayfam üzerinden o boş bloga ulaştılar ve bir hiçlikle karşılaştılar... Bu sayfada olmazsa olmaz denilebilecek bir şey de konum bilgisi olarak "Türkiye" yazmak. Bu da sana yeni okurlar kazandırabilir, mesela benim pek çok yeni blogu keşfetmemi sağladı. Diğer bilgileri doldurmak tercihe bağlı, ama onlar için de bir sözüm var. Kitap, film, ilgi alanı, sektör gibi bölümlerde vereceğin cevap net olursa daha çok faydasını görebilirsin. Burası ortak paydada buluşmak için var. Örneğin sevdiğin kitap "Küçük Prens" ise bunu bu şekilde yazarsan "Küçük Prens" diye aratıldığında senin blogun da sıralamaya girer. "Harry Potter gibi filmler" yazarsan "Harry Potter" filmini sevenlerle bir tutulmazsın. Blog yazarına önerim;

Blogger profil sayfanda güncel bloguna yer vermeli ve konum bilgisini "Türkiye" olarak belirtmeyi unutmamalısın. Tabii Türkiye'deysen ve Türkiye'den bloglarla listelenmek istiyorsan.


bu senin sorun mutluşka
Sevdiğin bir insanı düşün; onu neden seviyorsun?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

23 Kasım 2020 Pazartesi

Körüklü Otobüs #Öykü


Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde, belki de gelecekte... Kanatlı bir ülke, özgür kuşlar gibi gönlünce uçar, sonra da istediği yere konarmış. Derken günlerden bir gün, hiç olmayacak bir şey olmuş. Bu düşler ülkesinin kanadı bir nar ağacının dalına takılmış. Eskilerin deyimiyle, büyük bir zelzele meydana gelmiş. Ruhlar ve bedenler karışmış, her şey tepetaklak bir karmaşanın ortasında kalmış. 

****

Büyük yıkımın ardından, ülkenin kanatları acınacak hâldeymiş. Bunda hiçbir kusuru olmamasına rağmen nar ağacı çok üzülmüş. O gün bir söz vermiş; kanadı kırık ülke tekrar uçmaya başlayana dek bir daha çiçek açmayacakmış. Bu sırada yaşam diyarında çok şey değişmiş elbette. Ülke durunca yaşayanlar yola koyulmuşlar. Kâh yürüyerek, kâh planörlerle, kâh otobüslerle. İşte bu hikâyenin yazarı otobüsler arasında tuhaf bir şey fark etmiş ve düşmüş bu merak uyandıran gizemin peşine. Kuytu köşelerde beklemiş, olanı biteni gözlemlemiş: Körüklü otobüsler herkesçe bilinmiyormuş. Hatta bu otobüslerin yolcuları da diğer insanlarca görülmüyormuş. Bir gün körüklü otobüslerden biri durağa girdiğinde olanlar olağanlıktan çıkmış; şoför otobüsten inmiş ve çalıların arasına, yazarın yanına gelmiş.

***

- Kaç gündür kaç durakta olanı biteni anlamaya çalışıyorsun.

- Şey, siz beni görmüş müydünüz?

- Görmüştüm tabii. Benim görevim, güzergâhımdaki tüm ortanca ruhları bulmak ve onları Ora'ya götürmek.

- Nasıl yani?

- Benimle gel, yolda anlatacağım.

**

Hani her ayın 23'ünde Büyük Sanat Konseri olur ya Meydan Amfisi'nde. O gün benimle konuşan şoför, bu orkestranın akordiyon sanatçılarından biriymiş. Toplam on iki kişilik kadrosu varmış akordiyon çalgısının ve her ay biri seçilip körüklü otobüslerde şoför olarak görevlendirilirmiş...  Yayna, senenin on birinci şoförü. Eğer orkestradan çıkarılmazsa gelecek sene yine aynı zamanda körüklü otobüslerin direksiyonuna geçecek. Bu otobüsler farklı günlerde, farklı saatlerde, farklı güzergâhlara gittiğinden bütün şehri dolaşıyor. Yayna, ne de olsa sanatçı; özgür ruh, hayli çok seviyor işini. Sanki izini kaybettiği aşkını aramak için şehrin altını üstüne getiriyor gibi heyecanlı. Sürekli değişen güzergâhında, önünden geçtiği bütün balkonlara reverans yapıyor.

*

"Bu bir ilham otobüsü. Artistik dışavurumlar peşinde koşan kim varsa gün boyu duraklara doluşur. Otobüsün ne rotası ne de saati belli olduğundan bekler dururlar umutla. Nakit geçmez, kart işlemez. Herhangi bir kod da istenmez bu otobüse binilirken. Onun yerine "kançu" kullanılır, yani kişisel anı çubuğu. Bir insanın yaşadığı tüm duyguları bilir bu bellek makinesi. Aşkı, sevgiyi, saygıyı, nefreti, heyecanı, kaygıyı... Kalbe ne konarsa. Otobüs, durağa vardığında herkes dizilir. Sırası gelen, homurdanarak açılan kapının hemen yanındaki yuvaya kançusunu sokar. Eğer yeterince yaşanmışlık varsa ancak bu şekilde mümkün olur Ora'ya, yani Ortanca Ruhlar Amirliği'ne yolculuk."


bu senin sorun mutluşka
Beş yıl sonra kendini nerede görüyorsun?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

20 Kasım 2020 Cuma

Blog Yazarlarına Öylesine Öneriler -3-

 
Yeni sözcükler veya alışılmadık sözcük öbekleri kullanmayı seviyorum. Bunlar zaman içinde bir çeşit tanımlayıcı hâline geliyor. Mesela "neşeli sevgilerle" ifadesi de böyle; Blog Mahallesi'nde bu öbeğin benimle özdeşleştiğini söyleyebiliriz sanırım. İçeriklerim her zaman ümitvar olamasa da en azından diğer blogları ziyaret ettiğimde olabildiğince mutlu ve umutlu yorumlar yazmaya gayret ediyorum. Mutlu Anlar Koleksiyoncusu deyip üzgün palyaço gibi dolaşmam biraz çelişkili olurdu, öyle değil mi?

****

Ne diyorduk? Yorumlar. Blog yazmanın bana göre en keyifli yanı, yorumlaşmanın sağladığı hakiki etkileşim ortamı. Sayıların hepimizi ele geçirdiği bu çağda yine de sayfa görüntülemelerini değil, yorumları önemsiyorum. Çünkü yorumlar, görüntüleme sayılarına göre okunmuşluğu daha fazla gösteriyor. Başka bloglardaki gözlemlerimi de içine katarak söyleyebilirim ki yorumları yazanlar da genellikle blog yazarı olan komşularımız oluyor. Elbette bu noktada nicelik değil, nitelik peşindeyim. İçerik hakkında hiçbir şey söylemeyen, geliş amacı sadece kendi bloguna Internet trafiği yaratmak olan "bana da beklerim"ci yorumların bende hiçbir duygusal etkisi yok... Blog Mahallesi tuhaf bir yer. Burada hâlâ insani ilişkiler ön planda. Nasıl ki günlük hayatta insanlarla yüz yüze iletişim kurarken belli bir emek vermemiz gerekiyor, buradaki ilişkiler de benzer bir hassasiyetle örülüyor. Diğer ağlardaki "takip edeni takip ederim" anlayışı Blog Mahallesi'nde çalışmaz. Yorum yazarak iadeiziyaret almanın tam bir geçerliliği yoktur. Yani "ben ona bir yorum yazdım, o da bana bir yorum yazar" düşüncesi karşılığını herkeste bulmaz. Burada diğer bloglarla ne kadar çok gerçek/samimi etkileşime girilirse o denli verimli bir yazma/okunma süreci elde edilir. Blog yazarına önerim;

Hem farklı bakış açılarıyla ufkunu genişletmek hem de nitelikli bir blog etkileşimi yaşamak istiyorsan diğer blogları okumalı ve onlara içten yorumlar yazmalısın.

***

Uzun zamandır bir düzen tutturmaya çalışıyorum, ancak henüz bu konuda başarıya ulaştığımı söyleyemem. Düzenden kastım yazmak ve okumakla ilgili. Bir süredir pazartesi ve cuma günleri içerik paylaşmaya özen gösteriyorum. Son güne bıraktığımda bunun stresini yaşadığımı fark ettiğim için yazılarımı bir gün önceden hazırlıyorum. "Blog Yazarlarına Öylesine Öneriler -3-"ü de aslında dün yazmıştım. Ancak düzenleme yaparken tüm sayfayı sildim ve ağ bağlantımda o an meydana gelen bir sorun nedeniyle "geri al" tuşu da işlemedi. Sonuç olarak, bir saatimi verdiğim yazı heba oldu. Eğer bunu bilgisayardaki yazma programında veya bir yazının önceki sürümlerini de görebileceğim dijital bir  platformda yazsaydım şu an yeniden zaman harcamam gerekmeyecekti. Bakış açımızı bir yazıdan bir bloga genişletelim. Teknolojik bir altyapı üzerine kurduğumuz bloglarımızda teknik sorunlar yaşayabilir ve içeriklerimizi kaybedebiliriz. Böyle bir durumda tabii ki üzülürüz, ama en azından blogu yedeklemiş olmak bir teselli ikramiyesi sayılabilir. Blog yazarına önerim;

Blog içeriklerini düzenli bir şekilde yedeklemeyi alışkanlık haline getirmelisin.

**

Sana göre iç güzelliği mi önemlidir, yoksa dış güzellik mi? Pek çok insan bunu ideal bir anlayışla "iç güzelliği" diye cevaplandırabilir. Ancak uygulamaya geçince cevabın pek böyle olmadığını kendimize itiraf etmeliyiz. (Belki sen gerçekten iç güzelliği önceleyen birisindir, öyleyse ne mutlu sana.) Açıkçası birinin önceden "iyi" bir hikâyesini duymadıysam ben de başta dış güzelliğe bakarım. Tabii bunu sadece insanlar açısından ele almayalım, konumuz bloglar. Bir bloga girdiğimde ilk başta genel düzeni incelerim. Eğer görsel gürültü yoksa, ziyaret ettiğim anlaşılır bir blogsa içim rahat bir şekilde devam ederim. Bu adımdan sonra baktığımsa yazı karakterleridir. Aslında ilk adıma dâhil edilebilir, fakat yine de ayrı bir grupta değerlendirmek istiyorum. Fazla büyük başlıklardan hoşlanmıyorum. Gereksiz bir göze batma hâli. Ayrıca dilimize uygun olmayan bir yazı karakteri kullanılmışsa o blogu ya okumuyorum ya da okurken ayaklarım geri geri gidiyor. Peki, "dilimize uygun olmayan" ne demek? Mesela "değirmen" yazdın ve öyle bir karakter seçtin. Ne oluyor? "ğ" haricindeki harfler seçtiğin karakterde görünüyor, ama "ğ" o karakterin standardında olmadığı için dışarıda kalıyor. Bu neye benziyor biliyor musun? Nehirin içine kocaman taşlar döşemeye. Küçük bir tercih hatası gibi görünse de akıcılığın bozulmasına yol açan ciddi bir sorun. Bir de Türkçe bilmeme rağmen okuyamadığım Türkçe yazılar var; okunsun diye açılan blogların bu denli zora sokulmasını aklım almıyor. Neden bu kadar süslü yazı karakterleri tercih edilir ki? Hangi yüzyılın tipografisi bu? Blog yazarına önerim;

Blogundaki tüm metinlerin Türkçe karakterlere uygunluğuna dikkat etmelisin, aynı zamanda sade yazı karakterleri kullanmalısın.

*

Akıntıya karşı yüzülebilir mi? Elbette. Eğer yüzücünün hızı, akıntının hızından yüksekse yüzücü lehine bir yer değiştirme de olabilir. Peki, akıntının tersine yüzen kaç yüzücü gördün? İnsan tembel bir canlı değil, ama neden durup dururken kendini zorlasın? İnsan kolaya yatkındır; olabildiğince az emekle çok iş yapmaya çalışır. Dolayısıyla bloglarımızda gereksiz adımların oluşmasına engel olmalıyız. Okurlarımız kısa yoldan sonuca varmalı. Mesela yorum kısmı yayına yerleşik değil de yeni pencerede açılan türden olursa bu boş yere bir zaman kaybıdır. (1) Ayrıca bir blogun bana her defasında robot olmadığımı hatırlatmasına ihtiyacım yok diye düşünüyorum. (2) Gereksiz yorumların (spam) önüne geçmek için uygulanan bir sistem, ama Blog Mahallesi'nde böyle "boş" yorumlar ne kadar var ki? Internet kullanımında bir blog veya sitede "yetişkinlere uygun içerik" ibaresi görürsek muhtemelen aynı şey aklımıza gelir. Bu, "Benim yazılarımı belli bir zihinsel olgunluğa erişmiş, kültürlü okurlar anlayabilir." demek değil. (3) Böyle bir uyarıyla karşılaştığım bloglara çekinerek giriyorum. Bu da ziyaretçileri yoran ilave bir hamle. Yok yere okur kaybetmeyelim. Son olarak sayfa görsellerine de değinip bu yazıyı bitireceğim. Bazen okuduğum blog içeriklerinde dikkat çekici fotoğraflar veya resimlemeler görüyorum. Onlara daha yakından bakmak için üzerlerine tıkladığımda görsel yeni sekmede açılıyor. Bakıyorum, kapatıyorum, bloga dönüyorum. Eğer birden çok merak noktam varsa bu defalarca tekrarlanıyor. Bunun yerine görseller yeni sekmede değil de mevcut pencerede büyürse okurlar için kolaylık olur. (4) Blog yazarına önerim;

Blogunda çeşitli ayarlamalar yaparken, seçiminin gerekliliğini ve kolay uygulanabilirliğini göz önünde bulundurmalısın.

Bahsettiğim düzenlemeler için işlem basamakları:

1*Ayarlar-Yorumlar-Yorum Konumu-Yerleşik

2*Ayarlar-Yorumlar-Okuyucu Yorumu Captcha Testi-Kapalı/Gri

3*Ayarlar-Temel-Yetişkinlere Uygun İçerik-Kapalı/Gri

4*Ayarlar-Yayınlar-Resim lightbox'ı-Açık/Yeşil

 
Bu yazı öncekilere göre biraz uzun oldu, buraya kadar geldiysen teşekkür ederim. Haftaya serinin son içeriğiyle "Blog Yazarlarına Öylesine Öneriler" tamamlanacak. Yine beklerim.


bu senin sorun mutluşka
Son zamanlarda hayatında neyi değiştirmek istiyorsun?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

16 Kasım 2020 Pazartesi

Ufak Bir Yanlış Anlaşılma #Öykü


Bizim kızlarla toplandık bugün. Geleneksel altın günümüzü gerçekleştirdik. Aaa hemen öfkelenmeyin, bir araya gelmedik. Cepten cebe, ekrandan ekrana. Şuursuz değiliz o kadar. Salgın hâlâ çok sert... Maalesef dijitalde gün yapmak zor, ama yine de bir şekilde buluşabiliyoruz ya buna şükür. Gün arkadaşlarım aynı zamanda çocukluk arkadaşlarım benim. Onlarla sohbet etmek bana çok iyi geliyor. İnsan, çocukluğuna karşı rahat hissediyor; hele benimki gibi bir hayatı varsa.

****

Çocukken annelerimizin günlerine gide gele arkadaşlık kurduk, sonra da bir daha hiç kopmadık. Haftada bir buluşuyoruz, annelerimizden öğrendiğimiz geleneği sürdürüyoruz... İçimizde en tutunamayan benim. Ne işim var ne de eşim. Huriye de bekâr, ama en azından çalışıyor. Mine'nin bir kızı oldu. Şermin hamile. Jale henüz anne değil, ama evliliği çok iyi gidiyor, tıpkı işi gibi. Hayır, tabii ki onları kıskanmıyorum, hepsi benim canlarım. Ama bazen bu tutunamamışlık neden bana denk geldi diye de üzülmüyor değilim. Çok üzülüyorum.

***

- Kızım, hadi gel, dizi başladı... Çay hazır.

- Tamam anne, özeti geçince geleceğim. 

- Fincanları doldurdum ama.

- Olsun, ben soğuk seviyorum.

Annemin yaşına gelince bile yaşamayı hayal etmediğim bir hayatı yirmi yedimde yaşıyorum. Teşekkürler evren! Herkesin enerjisini kabul ettin, döndürüp dolaştırıp güzellik verdin de benimkini neden böyle sömürüyorsun? "Olanda hayır vardır." derken "hayır"ı mı yanlış anladın bilmiyorum ki. Valla olumsuz düşünmüyordum.

**

Materyalist bir insan değilim. Öyle malda, mülkte gözüm yok. Ama bizim kızlar, karşımda türlü türlü güzellikte bardaklarla asortik kahvelerini höpürdetirken, ben rengi solmuş Mickey Mouse'lu kupamla sallama çay içiyorum. Hayat! Bu mu adaletin? Yıllarca didin, binlerce soru çöz, kazan üniversiteyi, git, bilmediğin bir şehirde yaşamaya alış, onca sınava gir, al diplomanı, sonra dön evine, annenin ve babanın dizinin dibinde otur. İş yok diye yakınmıyorum. Benimkisi yeni bir hayata başlama korkaklığı. Hiçbir şeye cesaret edemiyorum.

*

- Kızım, hadi gel, özet bitti.

- Tamam baba, geliyorum.

- Bir yandan da tavla oynar mıyız?

Salgın var diye evden çıkamayan babamın kahvehane arkadaşı oldum, iyi mi? Her işte bir hayır vardır. Ben şimdi çalışıyor olsaydım, evlenseydim ve başka bir şehirde mutlu mutlu yaşasaydım babamla böyle güzel hatıralar biriktiremeyecektim. Ah benim iflah olmaz Polyannacılığım. Ah benim gençliğim.

 


bu senin sorun mutluşka
Hayatın hiç kısır döngüye girdi mi?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

13 Kasım 2020 Cuma

Blog Yazarlarına Öylesine Öneriler -2-


Bir yazıya başlamak benim için pek kolay değil. Yazıp silerek uygun bir cümle arıyorum. Onu ne kadar çabuk bulabilirsem süreç o denli az sancılı oluyor. Bundan önce birkaç cümle dik yamaçlardan savrulup gitti. Fakat şimdikinden ümitliyim, çünkü onu bir uçurtmanın ipine bağladım. Elimden kayıp gitse de uçurumdan aşağı sürüklenmeyecek. Bir baloncunun bayram yerinde tuttuğu onca balonluk bir buket gibi benim de ellerimde çok sayıda uçurtmanın ipi var. Her birinde blog yazarlığına dair farklı düşüncelerim/önerilerim yazılı. Az sonra ipleri bırakacağım. Kim tutarsa ona güzellik getirsin.

****

Blog Mahallesi'nde dolaşırken bir şey dikkatimi çekti. Nedense hep aynı yüzlerle karşılaşıyordum. "Merhaba" deyip gülümsediğim, "güle güle" deyip uğurladığım kişiler bana aşina geliyordu. Seyirliğe çıktığımda mahalleye yeni inşa edilen evler gördüm. Nakliye araçları vızır vızır dolaşıyordu. Hemen indim aşağı ve buldum onları. Mahallemizin güzelliklerinden bahsettim, yüklerini taşımaya yardım ederken. Neden sonra yola koyulup evime dönerken yeni komşularımdan bir daha haber alamama ihtimalinden ötürü canım sıkıldı. Anahtarı kilide sokup yuvama girecekken gözlerimden birer damla yaş düştü... Geçen bir haftada daha önce ziyaret etmediğim ve birçoğu yeni açılmış bloglara uğradım. Özellikle ilk paylaşım heyecanlarına tanık olmak benim için çok anlamlıydı. Blogları takip etmek istediğimde "İzleyiciler" eklentisinin kurulu olmadığını fark ettim. Yeni bloglara yazdığım yorumlarda epey bu meseleye değindim. Sonra bu eklentinin ne kadar değerli olduğunu düşündüm. Mesela benim yazılarımı okuyanlar genellikle bu yolla bana ulaşıyorlardı. Pek çoğumuz için de blogun "Okuma Listesi" yeni içerikleri takip etmek için oldukça önemlidir. O zaman "İzleyiciler" eklentisine (gadget) dikkat etmek gerekir. Blog yazarına önerim;

Bloguna "İzleyiciler" eklentisi kurmalı ve Düzen'de bunu blog başlığına olabildiğince yakın bir yere yerleştirmelisin.

***

Deprem durup dururken insanı öldürmez. Bu yönüyle güvenli bir doğal afet bile sayılabilir. Mesela sele kapılmak ya da yangına maruz kalmak daha tehlikelidir. Deprem öldürmez, ama hayat yitiminde önemli bir etkendir. Sarsıntıya dayanamayan yapılar ölüme yol açar. Bu nedenle güvenli binalar inşa edilmeli. Ülkenin neredeyse tamamı deprem riski altında... Blog Mahallesi derken bloglarımızı birer binaya benzetiyorum. Bu mahalleyi teknolojik bir altyapı üzerine kurduk. Genel ağ ve akıllı cihazlar sayesinde blogluyoruz. Olası teknik sorunlar bizler için deprem etkisi yaratabilir ve emek emek işlediğimiz evlerimiz bu nedenle zarar görebilir. Yeterli mimarlık ve mühendislik bilgisine sahip değilsek mahallemizde güvenli binaları ancak platformun temalarını kullanarak ortaya çıkarabiliriz. Evet, seçenek az. Evet, harici temalar daha güzel görünebilir. Ancak bu tür blog temaları kullanılabilirlik, güvenlik, dil, mobil uyumluluk gibi önemli alanlarda çeşitli sorunlara neden olabilir. Blog yazarına önerim;

Yeterli teknik bilgiye sahip değilsen, blogun için platformun hâlihazırda sunduğu temalardan birini seçmelisin.

**

Çevremizde ne görüyorsak hepsinin birer rengi var. Bunlar pek çoğumuzun sandığından daha önemli bir işleve sahip. Herhangi bir rengi söylediğimizde onun çağrıştırdığı ilk şeyler pek çok kişi için aynıdır. "Mavi" deyince gökyüzü, "yeşil" deyince doğa, "sarı" deyince güneş mesela. Bu durum onları müthiş birer potansiyel haline getiriyor. Renkler hislerle de ilgili. Turuncu heyecan yaratan bir renkken mavi güven verir. Bu yüzden portakallı gazlı içeceğin (tabii ki meyvenin de etkisiyle) markasında yoğun bir turuncu kullanımı varken, önde gelen bankalardan ikisi logolarında maviyi tercih eder. Hâl böyleyken bloglarımızı düzenlerken de renkler üzerine düşünmeli ve dikkatimizi bu yönde yoğunlaştırmalıyız. Tabii ki renkler ve zevkler meselesinde kişisel istekler ağır basıyor, ama birkaç noktayı vurgulamak istiyorum. İnsan gözü açık renk arka planda koyu renk yazı görmeye alışık, bunu daha kolay deneyimler. Ayrıca tasarımda "şekil-zemin ilişkisi" diye bir konu var. Elbette "uyum" önemli, ama "zıtlık" da bir o kadar değerli. Aynı renk ve ton değerinde zemin ve şekil algılanmaz. Mavi bir uçurtma mı havalandığında daha iyi görülür, yoksa beyaz mı? Elbette havanın bulutsuz olduğu varsayımı üzerine örnekliyorum. Blogdaki tüm unsurların (ana başlık, blog tanımı, metin başlığı, metin, tarih, içerik açıklamaları, alt ve yan eklenti bölümlerindeki başlık ve içerikler...) rahatlıkla görülebiliyor olması lazım. Blog yazarına önerim;

Açık renk fonda koyu renk yazıyı tercih etmelisin.

*

Bugün epey yoruldum. Şurada biraz oturayım da çay içeyim. Ah komşum, gel gel, bir çay ısmarlayayım. Perdelerin ne güzel olmuş! Evin önünden geçerken gözüm gönlüm açılıyor. Nereden aldın? Hadi ya! Böyle hünerlerin olduğunu bilmiyordum, ellerine sağlık. Sahiden mi? Çok isterim. Heh, çaylarımız da geldi... Blog yorumlaşmalarını bu minik kafe sohbeti gibi düşünüyorum. Birbirimizin ruhuna dokunma, etkileşim kurabilme fırsatı. Her gün onlarca yorum yazamıyorum, ama yazdığım her yorumda (içerik de müsait oldukça) sanki blog yazarıyla yan yanaymışız da sohbet ediyormuşuz gibi hayal ediyorum. Yorumlarıma özeniyorum, umarım böylece komşularımı mutlu edebiliyorumdur. Genellikle yazdığım yorumlara verilen cevaplara dönüp bakarım. Bazen cevaba cevap veririm; dedim ya bu bir sohbet. Ama gel gör ki kimi zaman bir insanla değil de duvarla karşılaşıyorum. Bence yorum, cevap verilmesi gereken bir iletişim ürünüdür. Blog yazarına önerim;

Aldığın yorumlara cevap vermezlik yapmamalı, özellikle bazı yorumlara cevap yazıp bazılarını yok saymamalısın.

 


bu senin sorun mutluşka
Üşüdüğünde ne yaparsın?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

9 Kasım 2020 Pazartesi

Peri Teleferiği #Öykü

 

Perilerim... Sesimi duyuyor musunuz? Gelin perilerim... Hadi gelin, bekliyorum... Benim güzel perilerim... Hissediyorum, yakındasınız... Gelin... Sabahtan beri hiç durmadım. Kanepeler hazırladım, börekler açtım, kurabiyeler yaptım. Acıktınız mı perilerim? Gelin, doyurayım sizi. Mandalinalar sıktım, öyle nefis ki kokuları... Benim güzel perilerim, gelin hadi.

****

- Şirin Abla, yeter artık. Bir haftadır aynı şey. Gelen giden yok işte.

- Bana karışma Fehmi. Biliyorum, gelecekler. Rüyamda gördüm.

- Rüyayla olacak olsa şimdiye Büyücüler Okulu'na kabul edilmiştim.

- O başka, bu başka.

- Nasıl başka? Sen rüyanda görünce oluyor da ben görünce mi olmuyor?

- Bunu bana Rıdvan söyledi.

- Ablacım Rıdvan Enişte'den ayrılalı tam yedi ay oldu. Yeter artık.

- Biliyorum, ikimiz de seviyoruz birbirimizi. Ona ithaf edeceğim romandan sonra eminim tekrar bir araya geleceğiz. Hangi bibliyofil, kendi için yazılan romandan etkilenmez!

- Ne romanı? Ortada roman mı var? Bir haftadır bir sayfanın ötesine geçebildin mi? Tutturdun periler diye; ne gelen var ne giden!

- Fehmi, hadi ablam sen odana git, iki asa salla. Belki de sen varsın diye gelmiyorlar.

***

Fehmi'nin odası küçük çapta bir büyü müzesi. Duvarların birinde büyücülükle ilgili onca dizi ve film afişi var. O kadar çok izliyor ki senaryoların çoğunu ezberledi. Bir duvar eski anahtarlarla ve çalı süpürgeleriyle dolu. Anahtarlar için eskicilere, antikacılara verdiği paranın haddi hesabı yok. Babası en çok buna kızıyor. "Evladım, madem ilgi duyuyorsun büyüye, bari şunlara para vereceğine daha çok kitap al, hiç yoktan zihnin çalışsın." diyor. Annesi de kızıyor Fehmi'ye, ama onun sebebi farklı: "Ele güne rezil ediyorsun beni, bütün komşulara dadandın, topladığın pis süpürgeleri doldurdun odana." Fehmi bunları hiç önemsemiyor. Kulakları işitmez bir kaplumbağa gibi tavşanı geçeceğine inanıyor.

**

Perilerim... Canım perilerim... Bakın, gelmezseniz ben yerim bütün kanepeleri, börekleri, kurabiyeleri. Mandalina sularını da afiyetle içerim, bir yudum bırakmam... Hayır hayır... Tabii ki tehdit etmiyorum. Ama bozulsunlar mı? Yazık değil mi bunca yiyeceğe, içeceğe. Gelin perilerim... Hadi gelin, bekliyorum...

*

- Şirin, kızım, senden yemeği sakınacak değilim tabii. Ama bu hafta biraz kaçırdın sanki, ne dersin?

- Kaçırdı kaçırdı, keçileri kaçırdı.

- Anne şuna bir şey söyle!

- Fehmi çabuk odana! Şimdi çıkarıyorum bak asamı!

- Off! Bir şaka bile yapılmıyor bu evde.

- Babanla öyle konuşamazsın Fehmi Bey!

- Tamam hanım boş ver, çocuk o daha.

- Senin de bir günün bir gününü tutmuyor kocam. Yoksa bu çocuğun büyüleri mi tutuyor!

- Anne, büyü diye bir şey yoktur!

- Evladım "peri" diye de bir şey yoktur.

- Hanım peri diye bir şey yoksa, Peri Bacaları'na niye gidiyoruz?

- Peri Bacaları'na mı gidiyoruz?!

- Ama sürpriz yapacaktık bey!

- E sürpriz işte. Yarın erkenden yola çıkacağız kızım.

- Ciddi olamazsınız! [Yapmam gereken bir sürü şey var.] Sizi çok seviyorum! [Nasıl yetiştireceğim?] Benim canım iyi ki'lerim! [Hemen mutfağa gitmeliyim.] Söz; bir kitap da sizin için yazacağım.

 


bu senin sorun mutluşka
Sihirli bir değneğin olsa ne yapmak isterdin?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

6 Kasım 2020 Cuma

Blog Yazarlarına Öylesine Öneriler

 

Merhaba, canım mutluşka 😄 Yaklaşık iki buçuk yıldır Mutlu Anlar Koleksiyoncusu olarak içerikler paylaşıyorum. Bloglar arasında dolaşıp yeni şeyler öğreniyorum. Pek çok mahalle sakininin duygularına ortak oluyorum. Velhasılıkelam mutlu mutlu dolaşıyorum 😊 Bugüne dek çok istesem de düzenli bir blog yazarı olmayı beceremedim. Beni de böyle sevin lütfen 😇 Canım mutluşka, emojileri görüyorsun, işte yazarken benim yüzüm bu şekilleri aldı. Gerçi ne kadar uğraşsam da başımın üstünde bir hare çıkaramadım, ama olsun. Bu arada, acaba doğru yazdım mı diye "hare"yi araştırırken bir sürü tavşanla karşılaştım. İngilizcede "hare" olarak yazılan sözcük Türkçede "yabani tavşan" demekmiş. Yazmak istediğim sözcük de aslında "hare" değil, "hale"ymiş. Tom, Jerry'nin ardında koşarken bir yere çarpınca halelenirdi. Hiç denk geldin mi öyle bir sahneye?

****

Epeydir mahalle komşularımı ziyaret etmemiştim. Tek tek çalıyorum blog kapılarını. Gittiğim bir evde gramofona plak koyup tam müzik dinlemeye başlıyordum ki bir anda kendimi dışarıda buldum. Sonra ev sahibiyle bahçede çay içip sohbet ederken bir yazı fikri ortaya çıktı... Elbette çok iyi bir blog yazarı değilim veya yeni medyayı yalayıp yutmadım. Ancak blog yazarı olmanın yanında iyi bir gözlemciyim ve gözlemci bir okur/yazar olarak blog yazarken dikkat edilmesi gerektiğine inandığım noktaları paylaşabilirim diye düşündüm. Belki blog yazmaya yeni başlayan bir komşuma yol gösterici olur. Belki uzun zamandır bu sokaklarda olan, ancak söylediklerimi hiç düşünmemiş komşularım da vardır. Yazacaklarımın bir kısmı nesnel olmaya çok yakın durumlar. Bazıları biraz daha bana göre, yani öznel sayılabilir. Ben paylaşmak istiyorum, gerisi okurun süzgecine kalmış. Belirtmeden de geçmeyeyim, kötü bir ders gibi kuru bilgiler sıralamayacağım. Hayattan örneklerle ya da minik öykücüklerle anlatacağım. Hadi başlayalım.

***

Bloglama, blogger'lık veya blog yazarlığı sürecini bir mahalle olmaya benzetiyorum. Her bir blogu da apayrı yaşayışları, kültürleri, deneyimleri olan bir ev sahibi ya da kiracı olarak görüyorum. Yani bir blog yazarı olan kendim için burası dışındaki her blog benim komşum... Blog tüyoları fikri bir komşumu ziyaret ederken ortaya çıktı. Beğendiği şarkıları listelemişti ve her bir eserin sayfa adresini şarkı başlığına bağlantılamıştı. Ancak bunu yaparken şarkının bulunduğu sayfanın "yeni pencere"de açılmasıyla ilgili seçeneği işaretlememişti. Dolayısıyla ben bir şarkı dinlemek için bağlantıya tıkladığımda/dokunduğumda onun blogundan çıkmak zorunda kalmıştım. Üstelik bloguna "sağ tık engeli" eklentisi kurmuştu ve böylece bir bağlantıyı kendi tercihimle yeni pencerede açabilme olanağını da kaybetmiştim. Okurun yorum yazması zaten zorken blogdan ayrılan birinin geri dönüp yorum yazma olasılığı daha düşüktür. Blog yazarına önerim;

İçeriğine eklediğin sayfa bağlantılarını (kendi blogunda bir sayfa olsa bile) yeni pencerede açılacak şekilde ayarlamalısın.

**

Bu yazı fikri oluştuktan sonra, ziyaret ettiğim evlerde gözüme çarpanları not almaya başladım. Açıkçası listem pek kısa değil. Bu yüzden yazıyı bir yazı dizisine dönüştürmeye karar verdim... Eskiden şehirlerarası otobüslerde koltuk arkası ekranlar yoktu. Ortak ekranla yayın yapılırdı ve herkes aynı programı/filmi izlemek, izlemese bile duymak zorunda kalırdı. Hiç yaşamamış insanlar için tuhaf olsa gerek. Bütün otobüsün aynı filmi ya da müziği beğenmesi mümkün mü? Komşularım arasında sık karşılaşmasam da hiç görmemiş değilim, blog açıldığında otomatik olarak devreye giren müzikleri. Düşünsene, hoparlörün sesi sonuna kadar açık, ama sen o sırada bir şey dinlemediğin için bunun farkında değilsin. Hatta gece, geç saatler. Blog okuyacakken aniden bastıran müzikle yerinden sıçrıyorsun. Feci! Belki de müzik dinleyerek blog okuyorsun. Merakla girdiğin bir blogda sen istemeden bir şarkı açılıyor ve dinlediğin müzik bir anda karmaşık seslere evriliyor. Blog yazarına önerim;

Blogunda otomatik açılan müzik yayını yapmamalı, "paylaşmak" eylemini ziyaretçinin tercihine bırakmalısın.

*

Şimdi, basit ve büyükçe bir park hayal edelim. Çimen, banklar, ağaçlar, biraz çiçek, eh tabii çiçekler üzerinde uçuşan arılar, kelebekler. Kaldırımdan parkın içine doğru yürüyüş yolları da var, değil mi? Gözünün önünde canlandı mı? Heh, başını birazcık yana doğru çevir. Ne görüyorsun? Yeşilliğin içinde bir patika oluşmuş mu? Genellikle böyledir. Çünkü insan beyni kolaylık ister ve ne kadar güzel olsa da yolunu uzatan yürüyüş yolunu kullanmaktansa çimene basarak geçmeyi tercih eder. İnsan, mümkünse tek hamlede iş yapar. Öyle bloglara rastlıyorum ki okumak için ya dürbün gerekiyor ya da ekrandan alabildiğince uzaklaşmak! Çünkü metin boyutu ya çok küçük ya da  çok büyük! Elbette ne dürbün ne de mesafe ayarlamasına gerek var. Tarayıcının yakınlaştırma/uzaklaştırma özelliğiyle bu sorun biraz olsun çözülebilir. Ancak şunu düşünmek gerekiyor: Okumak zaten çaba gerektiren bir eylemken bunun için bir de ilave çaba gösterilir mi? Zayıf bir ihtimal. Bir standardı yok, ama sayfa metninin 15px dolayında olması iyidir. Blog yazarına önerim;

Sayfa metninin gereğinden küçük veya büyük olmamasına özen göstermelisin.

 


bu senin sorun mutluşka
Bana hakkında yazmam için bir konu önerir misin?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

2 Kasım 2020 Pazartesi

İkinci El Palyaço Makyajı #Öykü

 

İçeri soğuk giriyor diye pencerenin önüne çarşaf astım. Tuhaf bir hava kattı odaya. Çengelli iğne ile iki de yastık tutturursam benimkilere yatacak rahat bir yer olur. Çengelli iğne arayayım; yapılacaklar listesine yazıyorum... Kaşımın üstünde yürüyorum. Doğal bir patikadan çok betonların arasına yerleştirilmiş bir park alanı. Kuşlar sokak lambalarının üstüne konuyor. Saatin kaç olduğunu bilmiyorum. Çarşaflar odayı karanlık tutuyor. Birazdan yanarsa sokak lambaları, kaçar mı kuşlar? Kestane hangi çekmecede duruyordu, közleriz üstünde. 

****

Balkon korkuluğuna bir çift kuş kondu. Kumru olabilir mi? "Çifte kumrular" denildiğini hatırlıyorum âşıklara. Eskiden olurdu öyle şeyler. İlişki durumları karışık değildi bir zamanlar. Kirpiklerimde zıplıyorum. Az sonra göz kapaklarımın üstünden kayıp burnuma konacağım. Ya tutunamazsam? Duramaz ve kaymaya devam ederken düşersem iki delikli canavarın önüne. Çeker mi beni duygusal süpürgem? En güzel kokuları duyduğum... Ah bir kestane olsaydı, ellerim bunca üşürken.

***

Korktuğum başıma geldi. Zaten ummadığın taş baş yararmış. Uydu mu, uymadı mı? Atasözleri yalnızlığımı unutturuyor. Bir anlığına, çölde serap görmek. Kaç atasözü düşerse dilime, köyün ihtiyar heyetini toplamış gibi hissediyorum. Kahveci, herkese benden çay. Benimki açık olsun. Oda karanlık, ellerim üşüyor. Kestaneler çoktan çürümüş.

**

Vakitsiz öten horozun başını keserlermiş. Sobanın orada oturan teyzem söyledi. Bir yandan kestaneleri çeviriyor, aman yanmasın. Hoh! Kokusu mis. Atasözlerini sadece erkekler mi söyleyecekti? Burnumdan düştüm. Neyse ki gözden düşmekten iyidir. Dilim yakaladı beni kaşla göz arasında. Kimse görmeden dudaklarımın kıyısına bıraktı. Dile düşmekten de kurtuldum. Durup dururken ağlıyorum son zamanlarda, yine ağladım. Tuza bulanan tenimde kayamaz artık kendim. En iyisi yüzümü yıkayayım. Sonra da yastıkları yerleştiririm.

*

Odanın siyahından sonra banyonun rengârenkliği beni yoruyor. Üşüdüğüm için mi soğuk bu renkler? Neden bir kırmızı, bir turuncu, bir sarı yok da isimlerini anmaktan kaçındığım bu lekelerle burun burunayım? Tonton bir ihtiyar olmaktan öte tonluk bir kamyonun altında ezilmiş levrek gibi baygın bir banyom var. Duş başlığını duvardan kurtarıp bütün duvarları, mobilyayı ve lavaboyu ıslatıyorum. Şimdi daha iyi; parlak ve canlı. Ağlıyorum ve şehir şebekesi saçlarımın arasından kayıp önce üzerimdeki kazağı, sonra da donmaya yüz tutmuş tenimi ıslatıyor. Sulandıkça renklerim bozuluyor; ikinci el bir palyaço makyajı oluyorum.


bu senin sorun mutluşka
Ruhun bir kek; hangi malzemen eksik?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<