29 Ocak 2021 Cuma

Fotoğrafımızı Çekebilir misiniz? #Öykü

Maceraperest bir kişiliğe sahip değilim. Ne yüksek dağlardan paraşütle atlarım ne de ciplerin üzerinde safari turlarına katılırım. Köpekbalıklarıyla yüzmek gibi bir uğraşımın olmadığını da söylememe gerek yok herhalde. Konfor alanımı seviyorum ve bunu dört duvar arasına sıkıştırmayı özellikle salgın döneminde gayet iyi yapıyorum. Ancak iki adım yolda bile nefessiz kalmaya başladığımdan beri tehlike çanları çalıyor. Haftada en azından iki gün yürüyüşe çıkmaya karar verdim. Zaten hafta dediğimiz periyot da artık beş günden oluşuyor. Yani beşte iki gayet iyi, uzun bir durağanlıktan sonra.

****

Yine bir yürüyüş günüydü. Rotam doğaya doğru. Ağaçların altında, o kadar çok kozalağın nasıl olup da üzerime düşmediklerine şaşırarak ve pek tabii bunun için şükrederek yürüyordum. Başımı göğe çevirdiğimde bir sincap gördüm. Üzerinde durduğu çam dalında, ürkek bakışlarla etrafı seyrediyordu. Acaba bu ürkme hâli o ana mı özgüydü, yoksa sincaplar hep mi böyle bakardı? Onlarla davranışlarını yorumlayabilecek kadar çok karşılaşmadım henüz.

***

Yokuş yukarı çıkmak beni yoruyordu. Onca zaman hareketsiz kaldıktan sonra buna elbette şaşırmıyordum. Birkaç hafta içinde eski formuma kavuşmasam da biraz olsun alışacaktım... Bir ayağım mütemadiyen diğerini izliyor ve yüz vermeyen sevdiğini uzaktan takip eden platonik bir âşık gibi bundan hiç vazgeçmiyordu. Derken zihnimin üstünde şişen düşünce balonu bir sesle sönüverdi.

**

Yirmilerinin sonlarında olduğunu tahmin ettiğim bir çift, biraz ötelerinden geçerken ve aslında orayı hızla terk ederken seslendi:

- Pardon, bir fotoğrafımızı çekebilir misiniz? Size zahmet.

Zihnimin içinde bir saçma patladı ve her bir kurşun tanesi nöronlarıma saplandı.

- Aslında çekemem.

Boynumda fotoğraf makinesi asılıyken bunu yapamayacağımı söylemek oldukça anlamsızdı. Karşımdakinin tuhaf bakışları da bunu belli ediyordu. Açıklama gereği duydum:

- Telefonunuza dokunmak zorunda kalacağım için.

Manzara güzeldi ve muhtemelen gençler birbirini seviyordu. Cebimdeki kolonya şişesine güvenerek telefonu aldım.

*

Fotoğraflarını çektikten sonra telefonu hemen uzattım. Beğenmedikleri fotoğrafın tekrarı olamazdı, daha fazlasını yapamazdım. Görebilecekleri bir açıda, kolonyayı elime boca edip oradan uzaklaştım. Biraz yürüdükten sonra yeniden fıslattım ve şişenin dibinde kurudum. "Keşke yanıma sabun da alsaydım." diye iç geçirdim, ama olmayana çare yoktu. Her ne kadar 80 derecelik kolonyayla elimi yıkasam da rahat edemedim. Fotoğraf talebine neden "hayır" diyemediğim için kendime kızarak ve bunun gibi saçma bir nedenle yürüyüşümü kesmek zorunda kaldığım için hayıflanarak evin yolunu tuttum. Derhal köpük köpük bulut ve hijyen yağmurları tenime değmeliydi. Temizlenmeliydim.


Mutlu Anlar Koleksiyoncusu 3 yaşında! 🎂


bu senin sorun mutluşka
Konfor alanın nasıl bir yer?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

25 Ocak 2021 Pazartesi

Dördüncü Pazartesi #Haftalık

Kardan adamlar eriyor! Kardan insanlar eriyor! Zaman geçiyor, oldukça hızlı. Bu hafta da kendisiyle aram pek iyi değil. Kendimle aram nasıl, bilmiyorum. Stresin midemdeki hissini epeydir duyumsamamıştım; hayatın o diliminden geçeli çokça zaman oldu. Ocak tuhaf. Asıl tuhaf olan benim düzensizliğim. Gerçi birçoğumuzun normali. Saatler fır dönüyor! Güneş de sırtını dönüyor, bu gidişle bir maşrapa suya bakacağım.

****

Onca vakit geçmişti son yürüyüşümden bu yana. İki günümde minik minik adımlar attım. Doğanın içinde, huzurla ve dinginlikle. Fotoğraflar çektim, koydum arşive. Bu sene iklimle bütünleşerek yaşıyorum. Güneşi gördüğümde seviniyorum.

***

Bir film izledim: "Virüs". 2019-Hindistan yapımı film 152 dakikaya uzanan süresiyle bir seferde takip edebilmek için biraz zorlayıcı. Yaşanmış olaylara dayanıyor. Hâlâ bütün ciddiyetiyle süren koronavirüs salgınında öğrendiğimiz birtakım yaşam deneyimi ve hislerini filmde görüyoruz. Bununla birlikte bizim ülkemizde uygulanmayan krematoryum kullanımıyla ilgili sahneleri acıyla seyrettiğimi söyleyebilirim. Dünya ne kadar farklı kültürleri taşıyor.

Aashiq Abu: Virüs-6/10.

**

Aylar sonra ilk kez elimde tuta tuta kitap okudum. (Bu cümleden sanki bu zamana dek hep e-kitap okuduğum düşünülebilir, ama hayır, genel olarak kitap okumuyordum.) Gelecek hafta bitirdiğimde ne olduğundan bahsederim. 

*

Bir şeye takıldım mı kalıyorum. Bu hafta da "Kelimelik" oyunuyla pek sıkı fıkıyız. İyi haftalar. Dilerim mutlu olursun.

 


bu senin sorun mutluşka
Bir öykü için ilk cümle yazar mısın? (Devamını ben getireceğim.)

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

22 Ocak 2021 Cuma

Dubido'nun Brokolisi #Öykü


 Dubidozobidokopkop dubidozobidokopkop.

- Alo! 

- Merhaba, ben Ortanca Ruhlar Amirliği'nden Pokpokod... Dubido ile görüşüyorum, öyle değil mi?

- Evet, buyurun. Sizi dinliyorum. 

- Başvurunuz pozitif sonuçlandı. Bugün müsaitseniz eğitim akışına dâhil edileceksiniz.

- Çok sevindim, müsaitim tabii. Akışa katılmak için ne yapmam lazım?

- Merkezimizde verdiğimiz iletişim brokolilerini öğleden sonra 3.15'e kadar kılavuza göre pişirip kayık tabakta servis etmeniz gerekiyor. Biz onlar üzerinden bağlantıyı kuracağız. Ancak folyolu önlüğünüzü giymeyi ve koruyucu gözlüğünüzü takmayı lütfen unutmayın.

- Teşekkür ederim Pokpokod. İyi çalışmalar dilerim.

****

Dubido'nun etekleri zil çalıyordu, çünkü uzun zamandır Ortanca Ruhlar Amirliği'nden haber bekliyordu. Sonunda onu da kabul etmişlerdi. "Ne yapıp edip bu eğitimden geçmeliyim." diye düşündü. Ailesinden dinlediği masalların bir parçası olacaktı bundan sonra. Belki bir gün evlenirdi, onun da çocukları olurdu. Kendisi nasıl anne ve babasıyla gurur duyuyorsa çocukları da onunla övünürlerdi. Ama önce brokolileri pişirmeliydi.

***

Vakit gelmeden hazırlıklarını tamamlamıştı Dubido. Artık yapması gereken tek şey oturup beklemekti. Ancak bir çocukluk hayalini beklemek diğer pek çok şeyden daha zordu. Sanki önünde seneler var gibi hissediyordu. Brokoli ve sarımsağın kokusu burnundan tüm ruhuna sızıyor ve bu onu daha da sabırsızlandırıyordu. Derken pencere panjurları birden bire inmeye başladı ve güneş dışarıda kaldı.

**

Karanlığa gömülen evin içinde Dubido hiç kımıldamıyor, hatta nefes bile almıyordu. Sadece bekliyordu; zaten beklemekten başka ne yapabileceğini de bilmiyordu. Kayık tabağın içinde ansızın bir ışık belirdi. Öyle bir manzarayla karşılaştı ki Dubido, rüya gibiydi. Adeta kayığın içine bir deniz doğmuştu. Huzurlu bir sabah denizi gibi dingin. Gözleri mavinin sonsuzluğunda kaybolurken bulutlarla birlikte göz kapakları da yükseldi. Ezilmiş sarımsaklar kayık tabağın üzerinde asılı kalmıştı. An be an yaşanan pastoral bir resmin karşısında duruyordu. Odanın duvarlarına çarpan mekanik ses Dubido'yu kendine getirdi. 

- Merhaba Dubido. Ben Ortanca Ruhlar Amirliği'nden Pokpokod. Ateş Böceğine Dönüşüm Eğitimi için hazır mısın?

- Merhaba Pokpokod. Hazırım.

*

Dubido öyle yorulmuştu ki koltukta uyuyakalmıştı. Üstü açıktı, üşüyordu, ama yüzü gülümsüyordu. Eğitimin başarıyla üstesinden gelmişti. Bu arada görevini tamamlayan iletişim brokolileri midesinde sindiriliyor ve birçoklarının ona gıptayla bakmasını sağlayacak değerli bir güce dönüşüyordu. Artık Dubido da annesi ve babası gibi özel günlerde ateş böceği olabilecek, böylece ortanca ruhlara sihirli anlar yaşatabilecekti.


Not: Bu kendi başına bağımsız bir öykü, ancak tanıdık bir evrende gezinmek istersen "Körüklü Otobüs" öyküsünü de okuyabilirsin.

 


bu senin sorun mutluşka
İnsan olmak için ne gerekli?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

18 Ocak 2021 Pazartesi

Üçüncü Pazartesi #Haftalık

On sekiz dakika önce yeni senenin on sekizinci gününe başladık. "Taze bir haftanın, taze anlarını yaşıyoruz birlikte." Tırnak içine aldığım bu cümleyi nasıl anlamlandırdın? Yazarken niyetim, mekândan bağımsız bir şekilde zamanın şu dilimini ikimizin de yaşıyor olduğunu vurgulamaktı. Ancak sonra, aynı mekânda birlikte yaşama ve ortak eylemler gerçekleştirme şeklinde yorumlanabileceğini de düşündüm. Bu anlam çokluğunu (bazen "iki" de çoktur; yeterince çokluk) niyetimi açıklayarak yok ettiğimi düşünüyorum. Yokluktan varlığa, varlıktan yine yokluğa geçen sürecin kaçta kaçlık birimindeyiz acaba? Pek çoğumuzun hayatındaki en büyük belirsizlik. Bu durumun nispeten belirginleştiği kişilereyse şifa diliyorum.

****

Adam 71 yaşında. Merak ettiğim için sordum ve sorduğum için öğrendim, yaşından genç olmasının nedenlerini. "Yaşamayı seviyorum her şeyden önce." diyor. Hemen sonra ekliyor: "Kendimle barışığım." Yazması kolay, uygulaması zor bu iki cümleyi sarf etmekle yetinmiyor ve devam ediyor: "Karşımdaki insanlara mümkün olduğunca dürüst davranıyorum." Bazı kişilerle karşılaştığında mutlu olursun, yokluklarında eksiklik duyarsın hani,  işte 71 yaşındaki o adam da benim için öyle.

***

Zaman yönetimi konusunda onca yılın vasatlığını bu hafta da sürdürdüm. Elbette bu konuda bir anda "iyi" olunması mümkün değil, ancak "iyileşmek" söz konusu olabilir, bu da pek tabii zamanla gerçekleşir. Yumurta mı tavuktan çıkar, yoksa tavuk mu yumurtadan? Yönetilememiş zamanın görünür zararlarından birini yaşamak üzereydim ki... Aslında doğru sözcük "görünür" değil, zaten farkında olduğum ve süreğenleşen pek çok zararın içindeyim, ancak burada demek istediğim daha net, daha tanımlanabilir bir durum. Brokoliyi çok haşlayıp bulamaç hâline getirmek gibi. Bağlaç olan ve bu vasfından dolayı ayrı yazılan "ki"ye geri dönelim. ...üzereydim ki o katmanda bir miktar daha zamana kavuştum. Bunu yönetmek zorundayım, zira yine koyuverirsem bu kez başarısızlık dağıma kolay kırılamayacak bir kaya oturtmuş olacağım, üstüne üstlük teknemi bağlayabileceğim bir yer de bulamayacağım. Bir gün teknem olsa hoş olur. Bu hafta, içeriği dolayısıyla hiç beklemediğim bir telefon görüşmesi yaptım. Telefonu kapattıktan sonra oturup ağladım. Hayır, kötü bir haber almadım. Aslında iyi veya iyi sonuçlanan bir haber de değildi. Yapılmış bir telefon görüşmesiydi sadece. Ama birinin bana inandığını, değer verdiğini görmek beni çok mutlu etti. Bir insana kendini değersiz hissettirmek kadar kötü az şey vardır. Bu öyle illet bir şeydir ki bir yerden sonra insan kendi kendini değersizleştirir zihninde. Değersiz insan hiçbir şey yapamaz.

**

Ne bir kitaptan ne de filmden söz ettim henüz. Daha çok iç dünyama veya onda birtakım yansımaları olan dış dünyaya dair gerçeklikleri paylaştım. Bir kitaptan veya filmden söz edemezdim zaten. Çünkü bu hafta kitap ve filmlere hiç zaman ayırmadım. Belki dizi de iş görür, ne dersin? "Yükleme" adlı diziden (Upload/2020) bahsedeyim. Ama ondan önce biraz maziye gidelim. Büyük olasılıkla hâlâ bir yerde farklı sürümleri oynanan bir oyun vardı: The Sims. Karakterler yaratıyordun, onlar için bir ev inşa ediyordun, yapının iç mimarisini düzenliyordun, derken her bir karakter için kahvaltı etmek, okula veya işe gitmek, sosyalleşmek, bozuk makineleri tamir etmek vb. günlük yaşam etkinliklerini yönetiyordun. Eğer bunları doğru düzgün yapmazsan karakterler bunalıma girebilir veya evde yangın çıkabilirdi. (Selam. Konu bütünlüğünü bozacak bir şey aklıma geldiğinden ayraç içine geçtim. Zaten iç sesimle yazıyordum, bu artık içimin de içi gibi oldu. Acaba bu oyunun kullanıcılar üzerindeki etkisine dair herhangi bir araştırma var mıdır, bir ara bakayım. İşte zihnim böyle çalışıyor, daha önce hiç düşünmediğim bir şeyi bir anda merak ediyorum. Birbirleriyle olsa olsa zayıf ortak noktaları bulunan onca şeye burnumu sokmuş olmak sesli veya düşünsel gevezeliğimi besliyor, ancak bunun dışında pek bir getirisi yok. Bu hafta bir de İtalyancaya merak saldım. Ciao! Muhtemelen önümüzdeki günlerde başka dile geçerim. Zira iki ay önce de Japoncaya başlamıştım. Oysa bunlarla zaman kaybedeceğime bilmemin farklı bağlamlarda faydama olacağı İngilizce ile sorunlarımı çözsem... Biliyor musun bu da zaman yönetimiyle ilgili bir mesele aslında. İlkokul matematiği gibi; komşudan bir ayraç alayım. Nedense "ilkokul Türkçesi" diye bir öbek kurulmaz, kaldı ki komşudan "ayraç" da almazdık. Zaten bunun adının "ayraç", hatta "yay ayraç" olduğunu da pek çok kişi bilmez. "Parantez" deriz onun yerine, Türkçesi varken Fransızcasını tercih ederiz, nedense.) "Yükleme" dizisi bana "The Sims" oyununu hatırlattı. Gelecekte geçen dizide teknoloji artık öyle bir noktaya gelmiş ki insanlar vefat ettiklerinde dijital bilgiye dönüştürülüp bilinçleri artırılmış gerçeklikle donanmış sanal bir ortamda "sanki gerçek gibi" yaşatılabiliyor. Yüklenenler hem gün içinde yaptıkları pek çok tercihle, yani kendi kararlarıyla yaşamlarını sürdürebiliyorlar hem de onların yükleme masraflarını karşılayan kişiler ile bu teknolojiyi sağlayanlar giyim vb. konularda yüklenenlere müdahalelerde bulunabiliyorlar. Ayrıca "normal" hayattaki bu insanlar çeşitli araç gereçler kullanarak yüklenenlerle sanal ortamda bir araya gelip birlikte zaman geçirebiliyorlar. Benim için etkileyici bir yapımdı, kısa sürede sezonu tamamladım. 10 üzerinden 7 puanı gönül rahatlığıyla verebilirim.

*

Hazır daha demin geçmişe gitmişken "Cenk&Erdem"e de bir bakıverelim. İsimlerini duyduğum, ama eski zamanlarda takipçileri olmadığım bu iki adam radyo ve televizyon programları yapmışlardı. Şu sıralardaysa YouTube üzerinden "Müebbet Muhabbet" kanalında içerik üretmeye devam ediyorlar. "Geyik yapmak" sözünün adeta vücut bulmuş hâli onların programlarında görülebiliyor. 10-15 dakikamı neden bir TED konuşmasına ayırmak varken çoğunlukla kelime şakaları üzerinden ilerleyen bir sohbeti dinleyerek geçirdiğimi gerçekten bilmiyorum, ama izlemekten de kendimi alıkoyamıyorum. Galiba bir doyum noktasına varana dek bu böyle gidecek. Sandalyede oturmaktan belim ağrıdı, gideyim de biraz uzanarak seyredeyim... Bakalım yeni hafta neler getirecek. Göreceğiz.


bu senin sorun mutluşka
Ucunun nereye varacağını bilmediğin bir yolculuğa çıkacaksın ve yanına sadece bir tek şey alma hakkın var; ne alırsın?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

15 Ocak 2021 Cuma

Habitat #Öykü

Şehrin göbeğinde bir oyun parkı... Beton kutuların ortasında saf ve temiz bir yaşam alanı. Hoppidi hoppidi hop hop hop! Cuma günüydü ve yağmur çiseliyordu. Akşam ezanı okunmuş, çocuklar çoktan dönmüştü evlerine. Pofidik kaydıraklar ıslanıyordu. Tıpkı televizyonun karşısına geçmiş Rafet Bey'in gözleri gibi. Dışarıda yağmur yağıyordu, ama kuraklıkla burun burunaydı ülke. Üzülüyordu Rafet Bey. Ding dong! Susuz kalma tehlikesi kapıdaydı. Misafiri bekletmek olmaz, hemen kalktı Rafet Bey, seneye de giyerim diye büyük aldığı ropdöşambırını yere sürüyerek yürüdü kapıya doğru. Tam kapının koluna asılıp dilini yuvasından kurtaracakken televizyonun sesini duydu. Habitat TV'de yeni bir program başlıyordu, hemen döndü yerine.

****

"Dalgıçlıkta çeşitli seviyeler var ve bunlara göre farklı derinliklere inebiliyorsun."

"Senin sınırın ne kadar?"

"40 metre."

"40 metre mi! O kadar derine inince insan yaşayabiliyor mu?"

"Tabii ki... Bir bilsen, burada 40 metreden sonra çok güzel mercanlar olur, ama henüz dalamıyorum o kadar."

Rafet Bey, Türk Kahvesi'nden bir yudum daha alırken 41 senedir hâlâ içten bir sevgiyle baktığı eşine televizyonu göstererek:

- Ne hayatlar var Asuman Hanım, görüyor musun?

- Aman bey, karanın suyu mu çıktı.

- Seni gidi seni, seversin hep kelime şakalarını.

Böyle bir çağda, salgın var diye sokağa çıkamadığımız şu günlerde ne iyi oldu da Coşkun Bey ve arkadaşları şu kanalı kurdular, diye geçirdi içinden Rafet Bey.

***

- Bizim matkap neredeydi?

- Matkabı ne yapacaksın Asuman Hanım?

- Şunu mutfak duvarına asacağım.

- O da nereden çıktı?

- Alıştırdın beni sualtına, ben de Asu'ya söylemiştim, internetten böyle bir resim alıp göndermiş. Bu yaştan sonra dalıp çıkamayız, ama hiç yoktan yemeğimizi yerken resife bakalım. Gördün mü Rafet Bey, yeni kelimeler öğreniyorum. 

- Güzel oldu bu Habitat kanalı.

**

Rafet Bey'in aklına takıldı, acaba kuraklık hâlâ kapıda mıydı? İçinde küçüldüğü ropdöşambırı koltuğun üzerinde yalnız bırakarak koridora çıktı. Kapıya uzanırken Asuman Hanım'ın çığlıklarıyla sıçradı.

- Ne oldu Asuman?

- Baksana Rafet, nasıl eline alıyor böcekleri.

- Hayatım bunun için mi bağırdın?

- 40 yılda ilk defa mı böcekten ötürü bağırdığımı duyuyorsun?

- Asuman, cam var arada, televizyon yahu bu. Hem 40 değil, 41.

- Tamam canım neyse ne. Küçücük ipek böceklerini öyle kımıl kımıl görünce... Ne yapayım, korkuyorum.

Rafet Bey, hayat arkadaşı Asuman Hanım'ın böcek korkusuyla ilgilenirken kapıyı unuttu. Eee, insan yaş aldıkça hafızası yorulurdu.

*

Asuman Hanım, berjerinde oturup bir yandan limonlu suyundan içiyor, diğer yandan parkı izliyordu. Eskiden, salgın yokken, bu park daha kalabalık olurdu. Çocuklar oradan oraya koşar oynardı. Cıvıltıları şen müzikler çalan bir orkestranın enstrümanları gibi duyulurdu. Emekli Anasınıfı Öğretmeni Asuman Hanım, en çok çocuk seslerini severdi. Oynayan çocuklara baktıkça, az da olsa seslerini duydukça torununa olan özlemi kabardı. Fiskos masasının üstünden önce gözlüğünü, sonra da telefonunu aldı. Oğlu Rafi'yi aradı.

- Ah, canım kızım, ben de seninle konuşmak istiyordum.

- Merhaba babaanne!

- Merhaba Masal'cım. Nasılsın?

- İyiyim babaannecim, sen nasılsın?

- Ben de iyiyim, seni görünce daha iyi oldum.

- Biliyor musun babaanne, Almanya'da karavanlar için bir sürü özel otopark varmış, karavanlı gezginler araçlarını buralara park edebilirmiş. Türkiye'de de olsa ne güzel olurdu, değil mi? Biz de karavan alıp gezelim, dedim babama.

Asuman Hanım'ın torunuyla konuştuğunu duyan Rafet Bey hiç durur mu...

- Merhaba Masal perisi, n'aber?

- Aaa dede! İyi, senden n'aber?

- Ben de iyiyim. Demin babaannene söylerken duydum. Almanya'da karavan otoparklarının olduğunu ben de biliyordum, hatta bu karavan otoparkları üç güne kadar ücretsiz kullanılabiliyormuş, öyle değil mi?

- Eveeet! Yoksa sen de mi Habitat'ta izledin.

- Evet!


Not: Ne yazsam diye düşünürken, programlarını not alarak izlediğim ve her bir parçasından çok şey öğrendiğim "Habitat" televizyon kanalını öykümün merkezine yerleştirmeye karar verdim. "Yeni Bir Yaşam Alanı" sloganıyla henüz çok taze yayınlar gerçekleştiren Habitat TV şu an için uydu üzerinden herkese açık yayın yapıyor. Ayrıca Tivibu kanalları arasında yer alıyor... Düşündüm de üzerine öykü yazacak kadar sevmemin sebebi, muhtemelen yaşamak istediğim hayatı televizyon kanalı yapmış olmalarından kaynaklanıyor. Müzik, fotoğraf, gezi, kamp, doğa, yerel kültür, insan hikâyeleri, kitap, röportaj... Severim bunları hep :) Teşekkürler Coşkun Aral ve emek veren diğer güzel insanlar.


bu senin sorun mutluşka
Ruhunu bir yemek olarak düşünürsen içinde hangi malzemeler olur?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

11 Ocak 2021 Pazartesi

İkinci Pazartesi #Haftalık


Senenin ikinci pazartesi gününden bildiriyorum: Belli ki bu sene de zaman epey hızlı geçecek. Salgın başladığından beri minimum hareket ve dolaşım içindeyim. Yürüyüş yapardım eskiden; rotalı yürüyüşlerden veya yürüyüş parkurlarından söz etmiyorum. Herhangi iki nokta arasında yürümeyi tecih ederdim. Yürürken düşünürdüm (sonradan anladım ki bu beni çok rahatlatıyormuş), düşünürken yorulur ve hafiflerdim. Aslında kilodan söz etmiyorum, ancak bu yürüyüşler kilo dengesinde de rol sahibiymiş, hayatımın en ağır dönemini yaşıyorum. Burada gerçek ve mecaz iç içe olabilir.

****

Bu hafta üçü uzun, biri kısa olmak üzere dört film izledim. "Hedefim Sensin"i (2018) zaten biliyordum, televizyonda görünce bir daha baktım. Ortalama bir film, özellikle açıp seyretmelik değil, ama yine de insan hikâyeleri biriktirmek için keyifli. Uğur Yücel'in yazıp yönettiği 2004 tarihli "Yazı Tura" nispeten eski bir film sayılabilir. İzlerken hatırlar gibi oldum, ama muhtemelen ilk buluşmamızdı. Olgun Şimşek ve Kenan İmirzalıoğlu'nun başrolleri paylaştığı filmde, kamera hareketleri odaklanmama ve filmle bütünleşmeme engel oldu. Elbette sinema işinden anlayan kişilerce filme övgü dolu yorumlar yapılabilir, ancak benim bir kere daha seyretmek isteyebileceğim bir film değil. Türkiye tarihiyle ilgili noktalardan filizlenen anlatısı, hemen her film gibi insan hikâyeleri biriktirmek için değerli ve buradaki senaryo biraz da empati yeteneğini güçlendirebilecek türden. Filmin sonunda oyuncu isimleri ekrana yansıdığında Engin Günaydın'ı görünce şaşırdım. Birkaç sahnede yer almasına ve önemli bir karakteri canlandırmasına rağmen tanıyamamışım. Üçüncü uzun metraj, 2019-Belçika/Fransa yapımı "Masumiyetin Dayanılmaz Çekiciliği" filmi oldu. Galiba tam çevirisi değilse de bu ismi sevdim. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalına çağdaş bir yorumlama. Hayatı tekdüze ilerleyen genç bir kadının başına bir gün hiç beklemediği bir şey gelir ve başka bir şehirde, tanımadığı insanların arasında uyanır. Pamuk Prenses kendini ararken (tanırken/bulurken/keşfederken) yedi cüceler nerede ve ne yapıyor? Güçlü bir hikâyesi yok, ancak bilindik bir masalın böyle yorumlanması fikri hoşuma gitti. Ayrıca çekim alanlarını ve kadrajları da beğendim. Bu arada açık sahneleri dolayısıyla minik bir uyarı notu bırakayım, herkese hitap etmeyebilir. Haftanın kısası, mekânların zaman içinde geçirdiği dönüşüme güzel bir örnek. 2019-Belçika/Fransa yapımı "Villa Empain" 1934'te inşa edilen bir binanın yaşamını video ve fotoğraflar eşliğinde gözler önüne seriyor.

Kıvanç Baruönü: Hedefim Sensin-6/10, Uğur Yücel: Yazı Tura-5/10, Anne Fontaine: Masumiyetin Dayanılmaz Çekiciliği-7/10, Katharina Kastner: Villa Empain-6/10.

***

Televizyonda pek takip etmesem de bazen YouTube'ta seyrettiğim "Vapurda Çay, Simit, Sohbet"te sunucu Ömer Öztürk, vapura davet ettiği kişilerle geniş açılı bir sohbet gerçekleştiriyor. Bu tür programlardan hep keyif alırım; çünkü izlediğim, dinlediğim, okuduğum insanların hayatla ilgili düşüncelerini ve hatıralarını bunlar sayesinde öğrenme fırsatı yakalarım. (Blog ziyaretlerini de benzer nedenlerle seviyorum.) Bu hafta Erdal Özyağcılar ve Mustafa Keser'in konuk olduğu bölümlere baktım. Erdal Özyağcılar, yalnızlığı sevmediğini söylüyor ve eğer evde biri olmayacaksa ışıkları açık bıraktığını ekliyor, döndüğünde aydınlık olsun diye. Mustafa Keser, "Sanatta torpil olmaz." diyor, 74 yaşında hâlâ günde 3-5 saat müzik çalıştığından bahsediyor... Biliyor musun, böyle programları not alarak seyrederim. Her an herkesten öğrenebileceğim o kadar çok şey var ki.

**

YouTube demişken, bu platformda ne kadar çok içerik üretilmeye başlandı, öyle değil mi? Her içeriği takip edebilmem elbette imkânsız, ancak birçoğunun en azından birer bölümüne bakabilirim diye düşünüyorum. Ata Demirer'in konuk olduğu "Ciddiyetten Uzak"ı da bu niyetle açtım. Hakkında hiç araştırma yapmayıp doğrudan izlemeye geçtiğim için bunun futbol temelli bir program olduğunu izlerken anladım ve benim futbolla ilişkim yok denecek kadar az. Gerçi sunucuları da bilinen insanlarmış, ama ben bilmiyordum işte. Belki de böylesi daha iyi oldu, bakış açımı genişletmeme yardım etti. Yaşasın Polyanna! "Dijital" diye anılan Internet yayıncılığı günden güne daha çok bilinir ve izlenir hâle gelerek televizyonun tahtını sarssa da televizyon izlemeyi hâlâ seviyorum. Bu hafta İbo Show'a baktım. Mazhar Alanson, Fuat Güner, Özkan Uğur, Cem Yılmaz ve Zafer Algöz'ün konuk olduklarını öğrenince programı merakla ve heyecanla bekledim. Her ne kadar izlediğim yayın, beklentimin oldukça altında kalsa da özellikle MFÖ'yü görmek, onların şarkılarını dinlemek beni mutlu etti. Kültür tarihimiz için çok özel insanlar.

*

Epeydir fotoğraf çekmiyordum, güzel bir kediyle karşılaşınca fotoğraflamadan bırakamadım ve bu hafta da hiç kitap okumadım.

 


bu senin sorun mutluşka
İçinde olduğun ve seni mutlu edecek bir hayal kurar mısın?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<< 

8 Ocak 2021 Cuma

Otobüs, Klaket ve Bir Şapşal #Öykü

Saatler süren yolculuktan sonra, ince ve uzun dikdörtgenler prizması şeklindeki otobüsümüz nihayet varış noktasına ulaşmak üzere. Şehirlerin açık göstergelerinden sayılan araç plakaları bir kez daha nereye geldiğimi hatırlatıyor. Acı olan şu ki nereden başladığımı bir anlığına unutuyorum. Hep geçmişiyle yaşayan insanlar bile adımlarını yeni bir şehirde atmaya başladıklarında geleceği düşünürler.

****

Kocaman şehrin büyücek otogarına girerken, çantamın dehlizlerinde kaybolan bagaj kuponlarını aramaya koyuldum. Neyse ki uzun sürmedi. Otobüsümüz perona yanaşıp son tıslamayla kapılarını açmadan önce afacan kuponları çoktan bulmuş, ceketi sırtıma geçirmiş, çantamı omuzlarıma asmıştım. Basamaklardan indiğimde şehrin kömür kokan sabah havasıyla burun buruna geldim. Ne yazık ki bu şehirdeki tüm evler iflah olmaz birer tiryakiydi.

***

Sağ elimde tıka basa dolu tekerlekli valizi, sol elimde bilgisayar çantasını tutuyorum. Elbette omuzlarımdan çekiştiren sırt çantamı da  anmadan geçemem. Öyle bir durumdayım ki minimalizmi iliklerime kadar yaşamam gerektiğini bir kere daha hissediyorum. Ancak buna henüz başlamadım ve kendi hayatımın hamallığını yapmak için bir saatim var. Çünkü bir saat sonra eşyamı yurda bırakmış, duş almış, giyinmiş, fakülteye gelmiş, kantine uğramış, sigara içen arkadaşlarımı "içmeyin" diye uyarmış ve en sonunda yeni dönemin ilk dersine girmiş olacağım. Eğer ilk derse geç kalırsam hoca bunu unutmaz, not verirken bu performansımı muhakkak göz önünde bulundurur. Acele işe karışanların henüz yataklarından çıkmadığını umarak olanca gücümle metroya ve otobüse yetişip, sonra da tabana kuvvet koşturmalıyım. Minimalizmle beraber her şeyi neden son güne bıraktığımı da düşünsem iyi olacak.

**

Metronun tuhaf gürültüsünde boğulmamak için Radyo 3'le başlıyorum güne. Uzaktan işittiğim istasyon bilgi anonsunu duymazdan geliyorum. Ne de olsa daha çok yolum var. Ezginin, ruhumu ele geçirmesine izin veriyorum. Gözlerimi kapatıyorum. Gözlerimin ardındaki müzikte, bilmediğim şehirlerin görkemli konser salonlarını buluyorum. Orkestra şefinin batonuyla birlikte ben de başımı sallıyorum. Belli belirsiz bir sesle mırıldanarak eşlik ediyorum onlara. Derken, yanıma birinin oturduğunu fark edince gözlerimi açıyorum. Araçlar arasında dönüşen yolculuğumun yeni nüshasında karşılaştığım yol arkadaşımı pek yakından tanıyorum.

*

- Kaplumbağa gibisin. Yine her şeyini aldın yanına, öyle değil mi?

- Sadece gerekli olanları.

- Klaketin de bunların içinde mi?

- Evet.

- Film mi çekeceksin?

- Hayır. Onun hatırası var, seviyorum.

- Yani gereksiz.

- Seninle bu konuda tartışmayacağım.

- Benimle neden tartışasın ki?

- Dimi ama...

(Sessizlik... Biraz sonra...)

- Nasılsın?

- İyiyim, sen?

- Ben de iyiyim. Evden geliyorum.

- Belli oluyor.

- Neden böyle davranıyorsun bana?

- Nasıl?

- Soğuk. Mesafeli. Belki öfkeli.

- Belki mi? Öfkeli olmama mı şaşırıyorsun?

- Tamam, haklısın, ama uzatmayalım artık.

- Sen ne diyorsun be. Biz ayrıldık. İki ay oldu.

- Evet, iki ay oldu. Hatta iki ay, yedi gün.

- Sayıyorsun.

- Çünkü çok pişmanım.

- Pişman olman yaptığının yanlış olduğunu değiştirmiyor.

- Sana kendimi nasıl affettirebilirim?

- Hiçbir kadın onu aldatan birini affetmez.

(Sessizlik.. Biraz sonra...)

- Müge'yle konuştum.

- Yani?

- Yani tesadüfen karşılaşmadığımızı biliyorum.

- Sen kendini ne kadar çok önemsiyorsun öyle!

- Yalan söylediğinde sol gözün seğiriyor ve bu hâlâ böyle.

- Öff!

- Neden beni karşılamaya geldin?

- Dediğim gibi, hiçbir kadın kendini aldatan erkeği affetmez. Ama özledim seni. Müge de geleceğin zamanı söyleyince... Neyse ki takıntıların var da hep aynı vagona biniyorsun. 

- Kızsan da takıntılarıma, bak nasıl işe yarıyor bazen...

- Şapşal. Poğaça yaptım, sen seversin.

- Seviyorsun sen beni.

- Bilmem...

- Birini yiyeyim mi? 

- Olmaz. Çıkınca.

- Çıkarız belki. Elini tutayım mı?

(Sessizlik... Biraz sonra...)

- Ne iyi ettin de geldin. Şu sırt çantasını sana versem ya...

- Şansını zorlama oğlum.

- Yürüyen merdivenler yine yürümüyor. Valla belim koptu.

- Bana mı sordun bu kadar eşyayı yüklenip gelirken.

- Nasıl sorabilirdim? Her yerden engellemedin mi beni?

- Bir insan her defasında sinir bozucu şekilde haklı olabilir mi?

- Olabilir tabii. Mesela ben.

- Sırt çantanı almam, ama küçüğü verebilirsin.

- Teşekkür ederim.

- Ne var bunun içinde?

- Suç ve Ceza. Yolda okursam diye aldım.

- Sen yolda kitap okumazsın ki.

- İşte okursam diye.

(Sessizlik... Biraz sonra...)

- Derse gitme. Göle inelim, biraz konuşalım.

- Bu havada mı? Kar yağacak diyorlar bugün.

- Ama daha yağmadı. Hem termosta çay da var. 

- İlk dersten ekersem hoca...

- Hadi ama.

- Peki, tamam... Önce şunları yurda bırakalım, sonra gideriz.

- Anlaştık.

- Ne yaptık? Ne yaptık?

- Anlaştık.

- Gelişme var bizde.

(Sessizlik... Biraz sonra...)

- Senin onurlu ve gururlu bir kadın olduğunu biliyorum.

- Zaten bundan dolayı sevmiyor musun beni?

- Seni sevmek için çok sebebim var benim.

- Benim de seni sevmek için çok sebebim var. 

- İyi ki varsın.

- Sen de iyi ki varsın.

- Şu an bunu konuşmaya bile utanıyorum, ama söylemem lazım. Aldatmak, bir insanın sevdiğine karşı yapabileceği en büyük ahlaksızlık. Hata yaptım. Beni hiçbir zaman affetmeyeceğini, bundan sonra asla tam olarak bana güvenemeyeceğini biliyorum. 

- Bu kararı almak benim için oldukça zordu. Evet, onurlu ve gururlu bir insanım. Biri çıkıp da bir varsayım olarak bana bunu sorsa "imkanı yok, olmaz" derdim. Hayat işte; beklenmedik anlar koleksiyonu. İki ay, yedi gündür birlikte değiliz; başta olabildiğince uzak kalmaya çalıştım senden. Ama hayat kısa. Ne kadar ömrümüz kaldığını bilmiyoruz. Haklısın, belki hiç affedemeyeceğim seni, belki tam olarak güvenemeyeceğim asla. Fakat yine de gözlerinin içine doyasıya bakabilmek istiyorum, sesini duyabilmek istiyorum, tenine dokunabilmek istiyorum. Birlikte hayaller kuralım, birlikte düşünelim, birlikte okuyalım, birlikte gezelim; istiyorum. Seni istiyorum. Âşığım adam ben sana.

- Öyle güzel bir kalbin var ki... Seni nasıl incittim ben... Seni seviyorum sevgilim... Seni bütün çocukluğumla seviyorum.

- Ben de seni seviyorum sevgilim... Seni en çok çocukluğundan seviyorum.

- Hey! Kar başladı! Ördeklere bak!

- Göl, kar yağınca çok güzel oluyor.

- İyi ki buraya gelmemiz için ısrar ettin.

- Sarıl bana.

- Şey... Başka poğaça kaldı mı?

- Şapşal!

 


bu senin sorun mutluşka
Bir insanın en çok hangi özelliğini önemsersin?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

4 Ocak 2021 Pazartesi

Birinci Pazartesi #Haftalık


 

Bu metinle ne zaman karşılaşacağını bilmiyorum. Şu an kaç yaşındasın? Dilerim olduğun yerde ve olduğun zamanda mutlusundur. Zaten biraz da bunun için değil miydi kendine "Mutlu Anlar Koleksiyoncusu" demen. Mutluluk biriktirerek mutlu olunabileceğini düşünmüştün. O blogu yazmaya hâlâ devam ediyor musun? Az çok bildiğim kadarıyla sen bir tutunamayansın. Vazgeçmişsindir çoktan. Küçük bir ihtimal, ama belki değişmişsindir. Eğer varsan, gitmediysen henüz ya da gitmeyeceksen, bu buluşmamızı da ekle koleksiyonuna. Mutlu ol, bunu içten bir şekilde istediğini biliyorum. Mutlu olamamaktan korktuğun için kaybetmedin mi onca zamanı? Hadi, beni konuşturma daha fazla. Koy yıldızlarını, geç başka bir paragrafa. Seninle yeniden bir araya gelmek güzeldi. Gözler hiç değişmezmiş.

****

2020'de her ay en az bir içerikle blogu güncelledim. Uzaktan bakınca hoş bir durum, ama yakından pek öyle değil. 2018 ve 2019'da buranın bu denli bir sürekliliği yoktu. Hatta aylarca kaybolduğum bir dönem de olmuştu. Kendimi pek iyi hissetmediğim zamanlarda bloga yoğunlaşıyorum. Burası benim için genellikle dalgalı denizlerden sonra veya o anda sığındığım bir liman. Laf aramızda, yeni yıla girerken bu blogun 2021'i görmeyeceğini düşünüyordum. 31 Aralık'ta "Son #Öykü" başlıklı bir içerik paylaşıp veda etmeden veda edecektim. Zaten iki hafta öncesinde "Tuhaf Bir Veda Vakti Sevgili Okur" diyerek bunu aklıma bile getirmeden yazdığım bir "hoşça kal" yazısı vardı. Ama gel ve gör ki, 2020'nin son günleri yine zaman yönetimindeki üstün beceriksizliğim nedeniyle aşırı stresli geçti. Haliyle, "Son #Öykü"yü yazamadım. Bu arada 2021'e de giriverdiğimiz için benim vedam bilinmeyen bir tarihe ötelendi.

***

Kaç hafta devam edebileceğimi kestiremiyorum, ama gelecek için bazı notlar tutmak istedim, bunu da blogumda paylaşmaya karar verdim. Her pazartesi olmasını umarak bir yazı dizisine başlıyorum. Pazartesiden pazara dek yaşadıklarım, düşündüklerim, hissettiklerim olacak. Okuyan için herhangi bir şeyin vaadinde bulunamam. Yazacaklarımın niteliği tatmin edici olmayabilir. Ancak şuna eminim: Bir yürüyüş yolunda ya da alışveriş merkezinde yorulduğun an nefeslendiğin bir oturakta hemen yan tarafında duran kişiyim ben. Hakkında pek bir şey bilmediğin o insan. Muhtemelen selam vermeyeceğin, ancak "merhaba" dersen karşılığında gülümseme eşliğinde bir "merhaba" alabileceğin kişi. Herhangi biri veya hiç kimse. En azından bir makinenin 1 ve 0'lardan ibaret dünyasından daha çoğu olduğumu biliyorum.

**

Yaz başında Engin Günaydın'la ilgili bir haber okumuştum. Salgın dönemindeki kısıtlamaların hayatına etkisi soruluyordu. Mevcut yaşantısının karantina koşullarına yakın olduğunu söylemişti. Benim için de öyle, dolayısıyla salgına dair uygulamaların beni daralttığını düşünmüyorum. Hatta bazı yönlerden daha çok beslendiğimi söyleyebilirim. Mesela çevrim içi ortamda kaliteli mecraların daha fazla kültür ve sanat içeriklerini görmeye başladım. Böyle yazınca sanki bunların hepsini zihnime ve ruhuma çektiğim düşünülebilir, ama öyle değil. Tıpkı çok kitap alıp okumuyor olmak gibi. Bunun farkındayım ve farkında olmak, şeylerin iyileştirilmesinin ön koşulu. Yeni senenin ilk üç gününde hiç tüketmemiş olsam da 2021'in geri kalanında çevrim içi kültür hazinesinde definecilik oynayacağım. Kitap okumak da düşlerim arasında.

*

Yumurta kapıya dayanmadan önce bir kapının olduğunu unutuyorum. Yaşayışımda "süreğen kapısızlık belirgesi"yle boğuşuyorum. ("Belirge", "sendrom" sözcüğünün Türkçesi.) Bazen görünen pencerelerden dışarı bakıyorum, sonra yine kapalı duvarların arasındayım. Gerçi bu biraz da bakış açısına bağlı; çünkü kapının hangi tarafında olduğumu ve bunların hangisinin daha iyi kabul edildiğini (kimin tarafından?) bilmiyorum. Konunun felsefi gevezeliğini bir kenara bırakırsak yeni yılda "son güne bırakma huyu"mu düzeltmek istiyorum. (İnsan önce kendine dürüst olmalı. Bu yazıyı pazarı pazartesiye bağlayan gece yazıyorum ve sabaha hazır olması gereken bir belge var, ama henüz ilgilenmedim. Bunu dört gündür yapabilirdim. İşitme sorunum yüzünden kendimi duyamıyorum. Sorun bende değil, kulaklarımda.)

 


bu senin sorun mutluşka
En çok hangi özelliğini seviyorsun?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

1 Ocak 2021 Cuma

Monoton Güneş ve Sincaplar #Öykü


 

Sokak lambaları sönmüş, apartmanlar uyanıyor. Güneş, parçalı bulutların arasından kendini gösterme telaşında. Pencerenin panjuru yarı açık. Akşamdan kalan çam ağacının üstündeki ışıklar bir yanıyor, bir sönüyor, sonra tekrar yanmıyor, derken bir süre sonra yeniden ayılıyor. Düz çizgide yürüyemeyen biri gibi. Afacan güneş, yolunu bulup yüzünde bitiyor sevgilimin. Uyanalı yarım saat olsa da üzerimde hâlâ uyku sersemliği var. Bir anlığına olmadık bir şey takılıyor zihnime. Yanımdaki kadının klorofilleri olsaydı onu daha çok mu severdim? Fotosentez benim için ne kadar önemli?

****

- Sevgilim... Sevgilim... Hadi artık... Bak, öğlen olacak. Günün yarısı geçti bile.

- Tamam, ama biraz daha... Beş dakikaya kalkacağım, söz.

- Canım ben biliyorum senin sözlerini. Plan yapacaktık, unuttun mu?

- Tamam, yapacağız, söz... Ama beş dakika daha. 

- Öff, peki. Başlıyorum saymaya. Üç yüz! İki yüz doksan dokuz, iki yüz doksan sekiz, iki yüz doksan yedi... 

- Bi'tanem lütfen sessiz olur musun? Zamanlayıcıyı aç, o kendi kendine sayar.

- İki yüz seksen üç... İki yüz seksen iki... İki yüz seksen bir...

***

Panjuru kaldırınca güneş rahat bir nefes aldı, kaşla göz arasında yerleşiverdi odaya. Tenimde sıcaklığı hissettim. Kış ortası için şaşırtıcı bir hava. Çay makinesinin fokurtusunu duyuyorum. Bozuldu; vakti gelince kendi kendine kapanmıyor. İlla gidip fişten çekmek zorundayım. Bir ara tamirciye götürmem gerekiyor.

**

- Seni en çok yeni uyandığında seviyorum galiba.

- Sevilmek için ne kadar kısıtlı bir zaman!

- Sadece yeni uyandığında sevdiğimi söylemedim ki.

- Olsun, sen beni hep en çok sev.

*

İlk fincanları bitirmiştik. İkincileri doldurmak için mutfağa hangimiz gidecektik? Ne o ne de ben sırayı kendimizde görüyorduk; iyiliği nedense diğerimizden bekliyorduk. Biz çay bahçelerini içimizde hissederken güneş yavaşça yükselmişti göğünde. Monoton güneşi afacan sincaplar mı kovalıyordu? Ellerimden tuttu, önce bir anlığına sustu. Sonra dedi ki:

"O kadar uzun bir liste yapmıştık ki geçen sene, ama hiçbirini gerçekleştiremedik. Şimdi yine bir sürü şey yazdık, ancak hayatın bizi nereye götüreceği belli değil. Salgın. Ne kadar daha böyle olacak kimse kestiremiyor. Bence sıraladığımız onca maddeyi silelim ve yalnızca bir cümle yazalım yıllık planımıza..."

"Ne yazacağız?"

"Sağlığımıza dikkat edeceğiz ve birbirimizi hep çok seveceğiz."

"Bu kadar mı?"

"Yetmez mi?"

"Yetmez... Şöyle yazalım: 'Sağlığımıza dikkat edeceğiz ve birbirimizi hep en çok seveceğiz.'"

"Olur, anlaştık!"

Kollarını boynuma doladı ve... 



bu senin sorun mutluşka
2021'e başladık; bu sene ne yapacaksın?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<