29 Mart 2021 Pazartesi

On Üçüncü Pazartesi #Haftalık

 

Haftalık pazartesi yazılarının on üçüncüsüne ulaştım ki buna şaşırıyorum, çünkü bu kadar sürdürebileceğimi tahmin etmiyordum. Benzer hissi İngilizce için de yaşıyorum. Geçen yedi günde epey kısa film seyrettim. Bu kez ne izlediğimi ve kaç puan verdiğimi söylemeyeceğim. Neler izlediğimi aklımda tutamayacak kadar çok çünkü. Aslında farklı yerlere notlar almıştım, ama şimdi kim bulacak koca bir yığın arasından?

****

Kitap okumadım. Kitap dinlemedim. Kitap koklamadım. Kitaba dokundum ama. Haftaya kısmetse okuyacağım da.

***

Hakan Bilgin'i seneler önce Yılan Hikâyesi'nde, ülkemiz televizyonlarının gördüğü kötüler arasında kendine özgü yer edinen Kürşat'ın yancısı olarak izlemiştim. Aradan geçen zamanda farklı yapımlarda karşıma çıksa da benim için zihnimde belirgin bir iz bırakacak etkisi olmamıştı. Ta ki YouTube'ta "Mekanın Sahibine Geldik" kanalını açana ve orada programlar yapmaya başlayana kadar. Bana göre YouTube'taki iyi içerik üreten kanallardan biri. Göz atmanı öneririm, belki sen de seversin ve yolculuğun derinleşir. Geçen hafta, "Mekanın Sahibine Geldik"te Cengiz Küçükayvaz ile Gürgen Öz'ün konuk olduğu bölümleri seyrettim. İkisi de değerli; ama Cengiz Küçükayvaz için birkaç sözcük yazmak istiyorum. Hakkındaki bakış açımı iyi yönde büyüten bir sohbetti. Bir yerde, hoşuma giden, şuna benzer bir şey söylemiş: "Benden eğitim alacaksan benden daha iyi olmak için bu okuldasın." Bu yaklaşım bence gelişmenin şartıdır; ama gel gör ki bizde birini veya birbirini geliştirme, daha iyiye taşıma pek yok. Sanki daha çok üstüne basma veya köreltme şeklinde bir gelişim anlayışımız var; ne acı.

**

Bir gün yürüyüş yaptım, ama hamladığımdan eskiye nazaran kısa mesafede yoruluyorum. 

*

Düzenli insanlara gıpta ediyorum; ben neden böyle dağınığım... Buraya bir adet "Pöf!" bırakarak yazıyı bitiriyorum.

 


bu senin sorun mutluşka
Kapı çaldı; kim gelse sevinirsin?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

26 Mart 2021 Cuma

Camdan Gemi #Öykü

"Geçmişimde mi sıkışıyorum, yoksa geçmişe dair düşüncelerimin arasında mı? Bilemiyorum ve bilemedikçe bu sıkışmışlık hissi, yosun tutan bir apartman duvarı gibi boğuk ve yıpratıcı bir hâl alıyor. Heyecanla oynamak istediğim tahterevallinin yerinde bir apartmanla karşılaşmak gibi yaşamak. Tahterevalli ta! Tahterevalli li! Başladı ve bitti. Kafamın üzerinde bulutlar! Umutlar, eskiden, genç olduğum zamanlar! Özneler, yüklemler ve tümleçler, size söylüyorum: Tünediğiniz ruhumda tepinmekten vazgeçin. Tepenin ardından gürültüsü duyuluyor göğün; yağmur bastıracak belli. Şemsiyem yok, yanaklarım çöl havasına hasret.

****

İnsan bu, tuhaf canlı. Dünyanın en yetersiz kişisinin kendi olmadığını bilmesine rağmen bunun bataklığına saplanıp kalan insan, dondurmasını yere düşüren çocuğun hüznünü çağrıştırıyor bana. Vişne, limon, vanilya! Toz, toprak, çakıl! Uzun zamandır bir gecenin karanlık duvarları içindeyim. Mum ışığının aydınlattığı kadarını görüyorum. Çocukluk hayalim zaten yoktu; hayal kurmayı da çoktan unuttum.

***

Bir elimde sulu boya fırçası, diğeri boşta. Derken fırçanın kılları, öbür elimin içinde. Çekiyorum... Çekiyorum... Tutuyorum. Renklerin gözeneklerimden girdiğini hayal ediyorum. Sonra bırakıyorum; kâğıdın üzerinde benekli bir gökkuşağı. Merak ediyorum; saklandığı yerde uyuyakalan renk var mıdır ruhumda?

**

Söyle Sezen! Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler! Hiç kimse, hiç kimseye kötü davranmamalı. Hiçbir aile evladına, hiçbir öğretmen öğrencisine, hiçbir patron çalışanına, hiçbir arkadaş diğerine, hiçbir sevgili sevdiğine... Üç noktanın içine bütün insanlığı sığdırabilirim ve onları tek tek ararken bu noktaların arasından düşebilirim. Belki de düşmüşümdür. Uf olmuş mudur dizim?"

*

Bilgisayar ekranındaki sanal belgenin üzerine bütün harflerini ve noktalama işaretlerini kondurduktan sonra, yazıcısının şişkin karnına baktı. Sezaryen. Az önce ruhundan doğurduklarını, şimdi beyaz bir sayfada görüyordu. Onu rulo yaparak bir şişenin içine yerleştirdi. Evinden çıktı. Yürüdü. Yürüdü. Yürüdü. Camdan gemiyi, hangi kıyıya vuracağını bilmeden denize doğru attı. Arkasından hüzünlü bir şekilde el salladı. Dışarıda olmak ona iyi gelmiyordu. Hava da soğuktu. Evine döndü.



bu senin sorun mutluşka
"İyi ki ..." 
Bu cümleyi nasıl tamamlarsın?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

22 Mart 2021 Pazartesi

On İkinci Pazartesi #Haftalık

Vücudum yorulduğunda zihnim de yoruluyor ve bu yazıyı nadiren çıkılan yürüyüşlerden birinin sonrasında yazıyorum. Böylece belki de ilk defa, bir önceki haftanın notlarını sıralarken güncel haftadan da söz ediyorum. Neyse ki geçen hafta da bir kez yürüyüşe çıkmıştım, yoksa ilk paragraf görece tutarsız kalacaktı.

****

Güneş yüzünü gösterdikçe salgın haritası da adeta bir elma gibi kızarıyor. Tabii bunun tek sebebi güneş değil, zira fotosentezin temel taşını tu kaka edecek kadar kendimden geçmedim. İnsanlar çok vurdumduymaz; başka şeyler de söylemek isterdim ama nezaketi elden bırakmayayım. Çok basit yahu; ağzını ve burnunu maskeyle kapatacaksın, diğer kişilerle arandaki mesafeyi koruyacaksın, bir de sabun ile ellerini sık sık yıkayacaksın. İngilizceden hâlâ kopmadım; benliğime şaşırıyorum. Demek ki paragraf, tutarsız da olsa olurmuş.

***

Geçen hafta üç film izledim. 2018-Tayvan/Çin/Hong Kong yapımı "Bir Aile Gezisi" bu filmlerin ilkiydi. Pek keyif aldığımı söyleyemem. Aslında konusu ilgi çekici, ancak ortaya çıkan ürün, hikâyesinin gerisinde kalmış. Neyle ilgili? Sürgündeki bir yönetmenin, bir gezi programına eklemlenerek hasta annesiyle görüşme sürecini anlatıyor. Haftanın ikinci filmi, 2015-ABD yapımı "Başkalarıyla Olmak", alışıldık romantik komedi dokusunda. Her film gibi insan hikâyelerini gösteriyor. Daha fazlası var mı? Galiba hayır. Üçüncü film ise 2021-Türkiye yapımı "Seni Buldum Ya!" ve bu film için biraz satır harcayacağım. Özellikle son bir senedir sosyal görüşmelerini, iş veya okul süreçlerini salgın nedeniyle çevrim içi ortamda deneyimlemeyenimiz yok gibi. Peki, bu imkânla bir film çekilebilir mi? Reha Erdem'in "Seni Buldum Ya!" adlı son filmi, yaşadığımız salgın günlerinde bu şekilde hayata geçirilmiş bir proje. Oyuncuların aynı mekânlarda bir araya gelmeden performanslarını sergiledikleri film, dijital dolandırıcılık üzerine bir komedi. "Seni Buldum Ya!", hikâyesi itibariyle beni heyecanlandırmadı, ama hem çekim tekniğini hem de çekim zamanını göz önünde bulundurunca ayrı bir yere konması gerektiğini düşünüyorum. Koronavirüslü zamanların bir bakıma kesitini aldığından gelecekte bir gün seyredileceğinde tarihe yardım edeceği  kesin. İyi oyuncuların olduğu, müzikli ve danslı bu film zaman ayrılmaya değer.

Zi You Xing: Bir Aile Gezisi-5/10. Leslye Headland: Başkalarıyla Olmak-6/10. Reha Erdem: Seni Buldum Ya!-7/10.

**

Önceki hafta gitarla epey uğraşmıştım; eski tanıdık geçtiğimiz günlerde yatağına geri döndü. Aslında daha ziyade arada kalmışlık yaşıyor; yatmakla oturmak arasında bir yerde, uzanmak gibi. Kaç kitap bitirdiğimden bahsedeyim bir de. Hiç. Bitirmediğim, ama okumaya devam ettiğim? O da hiç.

*

En sevdiğim ısınma yöntemi, sıcacık suyla duş almak... Bugün, 22 Mart, Dünya Su Günü. Su tüketimine dikkat edelim. İsraf hiç olmasın; ama suda hiç mi hiç olmasın. Ayrıca sağlığımız için her gün belirli miktarda su içmeye özen gösterelim. Bu miktar, kişinin yaşam koşullarına, yaşına ve beslenme düzenine vb. göre değişebilir. Bu konuda doğru kaynaklardan bilgi edinmeyi de ihmal etmeyelim. Başta ne demiştim? "...bir önceki haftanın notlarını sıralarken güncel haftadan da söz ediyorum." Böylece zamanın içinde gidip gelmeli bir yazıyı burada bitiriyorum.


bu senin sorun mutluşka
Kimin sesini duymak istersin?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

19 Mart 2021 Cuma

Eski Sevgililer #Öykü

Salgın bitmişti. Her şey yavaş yavaş eski hâlini alıyordu. Bu süreçte pek çok insan, olağan yaşamından vazgeçmemişti, ama ben bırakmıştım. Kalabalıktan uzaklaşmıştım, tenha yerlerden bile kaçmıştım. Dışarıda ne yemek yemiştim ne de bir bardak çay içmiştim. Sevdiğim şeyleri askıya almıştım. İki yaz hiç yüzmedim. Konserlerden, tiyatrolardan, sergilerden uzak kaldım. Ama şükür ki virüs etkisini kaybetti ve hâlâ yaşıyorum.

****

İki buçuk yıldan sonra ilk kez bir kütüphaneye gittim. Edebiyat raflarının arasında, bu ülkeden o ülkeye gezip durdum. Usta yazarların tipografik adlarına, sanki uzun zamandır görülmemiş eski dostlara bakar gibi baktım, her birine içten gülümseyişler savurdum. Dergi sıralarında biriken sayılar, salgın boyunca hayatın her şeye rağmen devam ettiğini anlatan hoş detaylardı. Bunca zaman tablet ekranından, kâğıdına dokunamadan okuduğum dergiler şimdi bana sanki onları okşamamı istiyorlarmış gibi göz kırpıyorlardı.

***

Okumak için iki kitap seçtim. Ödünç bankosunda işlemlerin gerçekleşmesini beklerken yeni iade edilmiş bir kitap dikkatimi çekti. Nereden bilebilirdim ki bu kitabın birkaç saat içinde hayatımı değiştireceğini. Onu da alacaklarıma dâhil ettim ve kütüphaneden ayrıldım.

**

Kütüphanenin bahçesinde bir dut ağacı vardı. Mahallenin çocukları, meyve vakti geldiğinde kuşlar gibi onun dallarına konarlardı. Dut ağacının altında, çamdan yapılmış bir bank vardı. Sohbet etmeyi seven iki komşu gibi diz dize, göz göze duruyorlardı. Müsaadelerini isteyip oturdum bankın üstüne. Biraz sonra o geldi. Denizden çıkınca bütün vücudumu yalayıp geçen rüzgâr gibi. "Oturabilir miyim?" dedi; ağaçlara sorun dedim. Sordu. Şaşırdım.

*

- Benimle yemek yediğiniz için teşekkür ederim.

- Ben de davetiniz için teşekkür ederim.

- Buraya ilk defa geliyorum, sayenizde öğrendim.

- Şehrin en bilinen restoranıdır oysa.

- En bilinenler de bazen hiç bilinemeyebiliyor.

- Haklısınız aslında... Kütüphaneye sık gider misiniz?

- Normalde evet, ama buradakine bugün ilk kez gittim.

- O zaman yeni taşındınız.

- Evet, daha çok yeni, hafta başında.

- Ayağınızın tozuyla soluğu kütüphanede aldınız öyleyse.

- İyi ki de böyle olmuş. Bu sayede sizinle tanıştım.

- Bazı tesadüfler, güzel tesadüfler.

- Çayı mı tercih edersiniz, yoksa kahveyi mi?

- Ben çay seviyorum, siz?

- Ben de; özellikle demlenmiş çay. Madem ikimiz de çay seviyoruz, birer fincan içelim mi? Hem aldığımız kitaplardan konuşuruz. Tabii vaktiniz varsa.

- Memnun olurum. Hem dışarısı soğuk, biraz içimizi ısıtalım.

- Sevindim, teşekkür ederim... Bakabilir miyim kitaplarınıza?

- Bu, psikolojiyle ilgili popüler bir kitap. Güncel bilimi takip etmek hoşuma gidiyor. Bu da bir şiir antolojisi.

- Şiir okumayı sever misiniz?

- Hem de çok.

- Ne güzel... Ya diğer kitap?

- Aslında onun hakkında pek fikrim yok. Diğer ikisini alırken bunu bankoda gördüm ve adı dikkatimi çekti. Ne kadar gerçek ve doğru değil mi: "Hepimiz Birilerinin Eski Sevgilisiyiz". 

- Duymuştum bu kitabı, ama henüz okumadım. Aslında hiç Tuna Kiremitçi okumadım, ama müziklerini seviyorum. Bu arada dediğiniz kadar var; ismi gerçekten dikkat çekici ve de çok doğru. Müsaade ederseniz alabilir miyim?

- Tabii, buyurun... Birilerinin eski sevgilisi olmak zor. İlk aşklarıyla ömürlerini geçiren insanlara çok imreniyorum.

- Öylesi elbette güzel, ama bu kaç kişiye kısmet oluyor ki? Ayrıca eski sevgililer, insanın değişim yolculuğunda bence önemli karakterler. Bütün eski sevgililerimi saygıyla hatırlıyorum ve onlara teşekkür ediyorum.

- Bu açıdan bakınca güzel tabii. Ama ne bileyim, her geçen sevgili sanki biraz daha güvensiz ve temkinli bir hâle sokuyor beni. Neyse, biraz özel konular.

- Her mesele gibi bu da çok yönlü bir şekilde değerlendirilmeli.

- Evet.

- Aaa, bakın, kitabın içinden bir not çıktı. Baya da güzel bir yazıyla yazılmış.

- Bakabilir miyim?

- Buyurun.

- "Hepimiz birilerinin eski sevgilisiyiz. Sen bunu dert edinenlerden misin, yoksa benim gibi buna sevinenlerden mi? Sevinmelisin arkadaşım! Dünyada bu kadar çok insan varken senin onunla (veya onlarla) karşılaşman boşuna değildi. Belki süreç içinde kavga ettiniz, üzdünüz birbirinizi. Ya güzel günler? Güzel günler de yaşadınız, öyle değil mi? İnsan, iyi zaman geçirmediği birine 'sevgilim' diyebilir mi? Sanmıyorum. Birlikte yaşadığınız iyi ve güzel tüm anlar için mutlu olmalısın... Acaba bu notu kim okuyacak? Senden rica etsem, kitabı iade ederken bu notu sayfaların arasına tekrar bırakır mısın? Unutma; hiçbir şey boşuna değil. Her kiminle karşılaştıysan ya da karşılaşacaksan bunun tadını çıkar. Neşeli sevgilerle!"

- Her kimse, söylediklerine katılıyorum.

- Ne diyeceğim, her pazar doğa yürüyüşüne giderim. Yarın benimle gelmek ister misiniz?

- Çok sevinirim. Böylece şehri de daha yakından tanımış olurum.


bu senin sorun mutluşka
İki kişi ve üç nesneden oluşacak bir hayal kursan, bu kişiler kim ve nesneler ne olurdu?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

15 Mart 2021 Pazartesi

On Birinci Pazartesi #Haftalık

Dünya tarihinden bir haftayı daha zaman kumbaramda biriktirdim. Böylece senenin on birinci pazartesisine ulaştım. Yine oldukça hareketsiz bir hafta geçirdim. Normalde de spor salonlarında vakit harcamıyordum, ama en azından yürüyüş yapıyordum. Öylesine çıkılmış yürüyüşlerimi ve bir yerden bir yere giderken yaptığım yürüyüşlerimi özledim. Yürüyüşlerim; benim yürüyüşlerim. Ve evet, kimse beni bağlamıyor.

****

Bu hafta iki film izledim. Sinema işinden anlayanlar için belki her film, gösterilenden daha fazlasını anlatır. Zaten sanatın da bu bağlamda kapalı ve derin bir yapısı var. 1983-Fransa yapımı "Pauline Plajda" bilenler ve anlayanlar için pek çok şey ifade edebilir, ama benim için kolay izlenen bir film olmaktan öte değil. Okurken, kötü bir yorum yaptığımı düşünebilirsin, ama hayır. Aslında kolay izlenebilir olması da en az senaryosu, oyunculuk kalitesi ve görüntüsü kadar değerli. Biraz plajda, biraz da yazlık evlerde geçen olağan bir yaz filmi. İlişkiler üzerine. Uzun diyaloglarıyla dikkat çekici. Haftanın ikinci filmi ise senaryosuz bir film olan 2013-ABD yapımı "Paralel Evren" ki bu filmle karşılaştığım için mutluyum. Sallantılı kamera kullanımıyla daha ilk dakikalardan soğur gibi oldum, ancak devamında gerilimli yapısıyla beni içine çekti. Bu hâl bir süre devam ettikten sonra, gerilim duygusu yerini anlama çabasına bıraktı bende. Film de bu noktada epey yardımcı oldu, çünkü derdini açık açık anlattı. "Bilim kurgu" öbeğindeki "bilim"i filmde iyiden iyiye görüyoruz. Orijinal başlığı olan "Coherence" için sözlüğe baktım ve Türkçede "eş evrelilik" olarak geçtiğini gördüm. Filmi bu çeviriyle düşününce "paralel evren"e göre daha anlamlı bir sonuç ortaya çıkıyor.

Eric Rohmer: Pauline Plajda-6/10. James Ward Byrkit: Paralel Evren-7/10.

***

Az önce sözlüğe baktığımdan bahsettim. Bu ara bunu epey sık yapıyorum. İngilizce ile ilişkimiz sağlıklı bir şekilde ilerliyor. Galiba eşiği geçtim, artık onunla zaman geçirmek bana keyif veriyor. Aynı durumu kitaplarla da yaşasam hoş olacak, zira bu hafta da hiç okumadım.

**

Uzun zamandır yatmakta olan bir gitar vardı. Bu hafta bir mobil uygulamanın dijital öğretmenliği sayesinde onunla hiç olmadığı kadar çok  uğraştım. Böyle diyerek sabahtan akşama dek gitar çaldığımı da söylemiyorum tabii, zaten öyle bir zaman da yok, ama bir hafta içinde beş saat kadar ilgilenmişimdir ki en az bir senedir yatan bir gitar için hayli iyi bir performans. Notaları ve temel akorları biliyordum, ama unutulmaya yüz tutmuş bilgilerdi benim için, üstüne yeni akorlar öğrenerek, parmak alıştırmaları yaparak ve basit ezgileri çalmayı deneyerek ruhuma bir güzellik yaptığıma inanıyorum.

*

YouTube'ta, Tolga Çevik'in konuk olduğu, daha önce televizyonda yayınlanmış bir program (Candaş Tolga Işık: Az Önce Konuştum) izledim ve Tolga Çevik'i bir kez daha sevdim. Programda olağan dışı bir şey yok, ama yaptığı işler haricinde az görünen bir sanatçı olduğundan hemen her içeriğinde onunla karşılaştığımda heyecanlanıyorum.


bu senin sorun mutluşka
Sen, ne olmadan "sen" olamazsın?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

12 Mart 2021 Cuma

Çatı Katı #Öykü

"Çatı katında oturanlara hep gıpta ederim. Üzerlerinde koşturan çocuk sesleri yoktur onların. Parkelerin canını çıkaran elektrik süpürgelerini duymazlar. Sürüklenen koltuklar, kendinden geçmiş çamaşır makineleri nedir bilmezler. Belki bazen delicesine yağan bir yağmurun, oldukça tuhaf gürültüsü yankılanır kiremitler altında. O da beni rahatsız etmez pek tabii. Romantik insanım neticede. Yağmur, aşk kokar."

****

- Yine mi aşk üzerine yazıyorsun?

- Bıktım artık, ama yayınevi de böyle istiyor.

- Ekmek parasına aşk acısı uyduruyorsun yani.

- Maalesef aşkın mutlu edenini kimse istemiyor.

- Eee insanlar, aşk öykülerini okuyup "beterin beteri var" diyerek kendilerini avutacaklar.

- Bu ne yazık ki çok bencilce.

- Aslında genel olarak yaşam böyle.

***

"Hiç çatı katında oturmadım. Ama âşık olduğum bütün kadınlar çatı katlarında yaşarlardı. Garip bir tesadüf mü, yoksa bilinç dışımın bana bir oyunu mu? Evleri için sevmiş olabilir miyim onları? Çatı katı. Hele bir de deniz manzarası varsa. Martıların gökyüzündeki danslarını izlerken ne hoş olur yaşamak."

**

- Acaba şiir mi yazsan?

- Şiir mi? Öyküde bile parayı zar zor buluyorum, şiirde hiç yok.

- Her şey para mı?

- Değil mi? Sabah yediğimiz sucuğu neyle alıyoruz?

- Sucuk yemeyiz biz de. Vejetaryen olalım.

- Ne yapacağız? Saksıda marul mu yetiştereceğiz?

- Bu evde alışverişi kimin yaptığını unutuyorsun herhalde yazar bey! Sadece takılıyorum.

*

"Bir zamanlar sevmiş olduğum her kadından birer hatıra nesnesi aldım. Hayalim var; bir gün çatı katında evim olduğunda bir odayı 'eski sevgililer müzesi' yapacağım."


bu senin sorun mutluşka
Mutlu musun?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

8 Mart 2021 Pazartesi

Onuncu Pazartesi #Haftalık

Yine nasıl ve neden geçtiğini anlamadığım bir hafta daha. Ne yaptım, nasıl beslendim, ne hissettim? Koca bir hiçlik sanki. Yine bir meseleyi son güne bıraktım ve orta şiddette stres yaşadım. Bu aralar İngilizce ile ilişkim sürmekte, normalde şimdiye bırakmıştım, ama bu kez farklı, nazar değmesin. Yeni sözcükler öğrendikçe okuduğum bir metni daha fazla anlayabiliyorum ve bu beni tuhaf bir şekilde mutlu ediyor. Birbiriyle alakasız şeyler söylüyorum yine. Yine, yine ve yeniden yine. "Monoton olan her şey sıkıcıdır." denmişti bir filmde. Kaybedenler Kulübü'ndeydi herhalde. Bu bir şiir olsaydı ve dizeleri alt alta sıralasaydım, bundan önceki dört cümlede yarım uyak yapmış olacaktım. Neyse ki bu bir şiir değil.

****

Bu hafta galiba film izlemedim. Ama sanki bir tane seyrettim. Emin değilim. Bilmiyorum. Kitap okumadım, o kesin. Dergi de okumadım. Herhangi bir dijital kültür sanat tüketiminde veya ediminde de bulunmadım. Tüketim mi, edim mi? Kullanmayı tercih ettiğimiz sözcükler, bazen hayata bakış açımızı da gösteriyor.

***

Havaların soğuması ve soğuk algınlığı derken yürüyüşleri iyice boşladım. Ama bu iyi bir şey değil tabii. Kafası karışık bir zarf. Bloglarda da vakit geçirmiyorum şu sıra. Kendi yazma rutinimi bozmamak dışında, nadiren birkaç blog okuyorum, o kadar. Tanıdığım bir ailenin arada sırada karşılaştığım bir çocuğu var, altı-yedi yaşlarında. Bazen sohbet ederiz. Her defasında bir şeyler öğretmeye veya farkındalık yaratmaya çalışıyorum. Bazen dozunu kaçırıyorum ve sıkılıyor. Zamanı illa nitelikli hâle getirme çabası neden? Sadece boş konuşmak bile çok şeydir, muhtemelen çoğu zaman.

**

Televizyonda iki medikal drama dizisi izliyorum. Biri Mucize Doktor, diğeri Hekimoğlu. Hemen her bölümde, işlenen vakaları gördükçe kulağımı tutup tahtaya vuruyorum. Saçma, ama bunu durduramıyorum.

*

Bu haftanın tadı yoktu, dilerim gelecek haftadan keyif alabilirim.


bu senin sorun mutluşka
Bir masada çay bardağı, yemek tabağı, kâse, kayık tabak, saklama kabı ve tuzluk var; önce hangisini doldurursun?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

5 Mart 2021 Cuma

His Görüşmesi #Öykü


"Merhaba, hoş geldiniz."

"Merhaba, hoş buldum. Öncelikle beni davet ettiğiniz için teşekkür ederim."

"Biz de, pozisyonumuza gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederiz."

Deniz, gülümsedi. Okuduğu onca blog yazısından, izlediği eğitimlerden iş görüşmesi yaparken güleryüzlü olmanın önemini öğrenmişti. Ama bu öykünün yazarı olarak o gülümsemenin içten olmadığını biliyordum. Peki, Gizem Hanım bunun ne kadarının farkındaydı?

"Açıkçası öz geçmişinizi incelediğimizde bu iş için pek uygun olmadığınızı gördük."

Yeri geldiğinde bir cümle, yedi şiddetinde bir depremin heybetli bir gökdeleni devirmesi gibi dinleyeni bir çırpıda alt edebilir. Ama Deniz, böyle bir cümleye yabancı değildi. Bir nevi bu mikrobun aşısını olmuş, artık böyle meselelerde bağışıklık kazanmıştı.

"Evet, daha önce bir müzik mağazasında çalışmadım. Ama satış tecrübem var."

****

Gizem Hanım'ın yan komşuları Meral Teyze ya da Mustafa Amca değilsen, bu sabah, onun, eşiyle büyük bir tartışma yaşadığından haberin yoktur. Boşanmanın kıyısında duran çift, yedi yıllık evliliklerinin sonuna varmak üzere... Kendinden çok, dört buçuk yaşındaki oğlunu düşünen Gizem Hanım, bütün stresini omuzlarına yüklemiş halde geldi bugün iş yerine. Nereden mi biliyorum? Çünkü ben bu öykünün yazarıyım.

"Deniz Bey, dediğim gibi pozisyonumuz için aradığımız profile tam olarak uyduğunuzu söyleyemem, ama tabii ki 'hiç olmaz' da diyemeyiz. Satış tecrübenizin bulunması, bir de üniversite yıllarınızda bir müzik dergisinde editör asistanlığı yapmışsınız sanırım, bunlar bizim için olumlu veriler. Ancak bu sabah kocamla oldukça sert bir tartışma yaşadık ve dolayısıyla şu an bütün erkeklerden nefret ediyorum. Geldiğiniz için teşekkürler. Biz sizi sonra ararız."

Sen bilmezsin, hatta Meral Teyze ya da Mustafa Amca bile olsan bilemezsin; Gizem Hanım'ın adaletli bir kişiliği vardır. Çocukken abisiyle birlikte sokağa bilye oynamaya çıkardı. Bir keresinde abisinin hile yaptığını gördü ve sonra evde annesiyle babasının şiddetine maruz kalmayı göze alarak arkadaşlarına bunu açıkladı. Abisi bir hafta konuşmadı onunla, çok üzüldü bunun için, ama yine de yaptığından pişmanlık duymadı. O Gizem, büyüyüp de "Gizem Hanım" olunca, hayata ve dünyanın düzenine rağmen adaletinden vazgeçmez. Haliyle Deniz'e böyle bir cevap vermesi mümkün değildi. Nereden mi biliyorum? Çünkü ben bu öykünün...

***

"Açıkçası öz geçmişinizi incelediğimizde bu iş için pek uygun olmadığınızı gördük. Ancak aradığımız profille tam olarak uyuşmasanız da hem satış tecrübeniz hem de müziğe olan ilginiz nedeniyle, sizin için de uygunsa, bir aylık bir deneme süreci başlatalım. Eğer hem siz hem de biz süreçten memnun kalırsak iş arkadaşlığımızı sürdürürüz. Ne dersiniz?"

"Çok sevinirim. Hatta bugün bile başlayabilirim."

"Öyleyse Deniz Bey takıma hoş geldiniz."

**

Mesai saatinin sonuna yaklaşırken, Gizem Hanım'ın içi iyice daralmaya başladı. Eşiyle geçireceği akşamın belirsizliği onu sıkıştırıyor ve yoruyordu. Oğlunu, kreşten anneannesi ile dedesi alsa belki daha iyi olurdu. Hem onlar da kaç gündür görmemişlerdi torunlarını. Önce annesini arayıp meseleyi anlattı. Duydukları karşısında sesi titreyen kadın, üstelemedi ve çıkış saatinde okulda olacaklarını söyledi. Sonra da okulu arayıp idareyi bilgilendirdi Gizem Hanım. Mağazadan ayrılmadan önce lavaboya gidip makyajını tazelemek istedi. Rujunu sürdüğü sırada yer ayaklarının altından kaydı. Deprem oluyordu. Düşen enstrümanlardan bozuk notalar duyuluyordu. Herkes can havliyle mağazadan kaçarken, Deniz, Gizem Hanım'ın çığlıklarını işitti. Bir an tereddüt ettikten sonra sesin geldiği yöne koştu. Paniğe kapılarak kontrolünü kaybeden patronunu kucaklayıp mağazayı terk edecekken, zeminde çaresizce yatan gitarlardan birine takılıp düştü.

*

Meral Teyze ve Mustafa Amca, bütün hayatlarının geçtiği bu güzel şehirde yerle bir olan binaların haberlerini televizyonda izledikçe, içlerinden iri parçalar dökülüyordu. Üstüne üstlük komşuları Gizem de göçük altında kalarak can veren onlarca kişiden biriydi. Mustafa Amca, her gün hiç aksatmadan okuduğu gazetesini yarım asırlık eşine gösterirken,

"Baksana hanım, Gizem'in fotoğrafını basmışlar gazeteye." dedi.

Meral Teyze ise ürkütücü şekilde yanıp sönen "son dakika" ibaresinin olduğu ekranda beliren altyazıya işaret ederek,

"Bak bak, Gizem'in dükkânı değil mi bu? Aaa, çocuğa bak, çıkarken geri dönüp birini alıyor, Gizem değil mi o, ah, düşüyorlar yere." dedi.

Üç gün komada kaldıktan sonra, Deniz de patronu Gizem Hanım gibi gözlerini sonsuza dek yummuştu. Bir kez daha onca insanın hayatı yarım kalmıştı... Bütün bu yaşananları nereden mi biliyorum? Söyleyeyim. Ben, anneannesiyle dedesinin o gün okuldan aldığı çocukla evlendim. Ben, o gün işteki ilk gününde patronunu kurtarmaya çalışan Deniz'in kızıyım.

 

Not: Deprem Haftası'ndayız. Farkında olalım. Önlem alalım. Türkiye, bir deprem ülkesi. Unutmamalıyız ki yaşadığımız onca depremde binlerce yaşam öyküsü yarıda kaldı. Depremlerde yitirdiğimiz vatandaşlarımızın anılarına saygıyla.

 


bu senin sorun mutluşka
Diyelim ki her şey sil baştan; ilk önce ne yaparsın?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<

1 Mart 2021 Pazartesi

Dokuzuncu Pazartesi #Haftalık

 

Yeni yıllar gibi yeni aylar da heyecanlandırır beni. Her şeye rağmen bir umut filizlenir içimde. Her ne kadar gelen ayın geçen aya göre pek bir farkı olmadığını birkaç günde anlayacaksam da maalesef, bu kısa süreli ilkbahar havası bana iyi hissettirir. Mart, sana da bana da güzellikler getirsin, umarım.

****

Yılın dokuzuncu haftasında ikisi uzun, üçü kısa beş film izledim. Uzunlardan başlayalım. 2012-Türkiye yapımı "Şimdiki Zaman" hemen her film gibi insan hikâyeleri anlatması açısından değerli. Çaresiz bir kadın, belki de hiç gerçekleşmeyecek bir hayal için umudunu kaybetmez ve yeni yollar arar kendine. Kahve fallarıyla da böyle kesişir yolu. Ana karakter haricinde oyunculukları pek iyi bulmasam da görüntü fena değildi. 2019-Fransa yapımı "Kocaman" akış itibariyle kopuk ve yüzeysel geçişler barındırsa bile izlemekten keyif aldığım bir film oldu. "Kariyer mi, yoksa aile mi?" sorusuyla birlikte, ilişkilerde tarafların bireysel istekleri ve ortak kararları üzerine düşündüren film, kimi zaman hamilelik ve doğum sürecine dair belgesel havasına bürünüyorsa da çoğu zaman kurmaca olduğunu unutmamış. Minik bir uyarı, cinsellik ve doğum sahneleri dolayısıyla izlemeyi herkesin tercih etmeyebileceği bir film olabilir. 2018-Türkiye yapımı "Sevinç Vesaire" hem senaryosuyla, hem oyunculuklarıyla hem de görüntü kalitesiyle sevdiğim ve iyi ki karşılaştığımı düşündüğüm bir iş. Senin de yolunun kesişmesini dilerim. 2015-Birleşik Krallık yapımı "Aşkın Gözü Kördür" engellilik konusunda seyrettiğim az yapımdan biri. Böyle yazınca farkındalık yaratmak için yapılmış bir film gibi görünebilir, ama değil. Sanki bir fıkra anlatılıyor gibi hissettim, daha doğrusu adeta bir fıkra izledim. 2019-İtalya yapımı "Çarpıcı Kız" benim için fazla "sanat filmi" tadındaydı. 38 dakikalık süresiyle -eğer böyle bir sınıflandırma varsa- orta/kısa uzunlukta diyebilirim. Seyir zevki açısından iyi bulsam da genel olarak zamanı durduran bir filmdi. İçinde güzel fikirler var, ancak bana hitap ettiğini söyleyemem.

Belmin Söylemez: Şimdiki Zaman-6/10. Sophie Letourneur: Kocaman-7/10. Kurtcebe Turgul: Sevinç Vesaire-8/10. Dan Hodgson: Aşkın Gözü Kördür: 7/10. Luca Guadagnino: Çarpıcı Kız-4/10.

***

Dışarı çıkıp eve geldiğimde, sanki saatlerce mikrop denizinde kulaç attıktan sonra karaya ulaşmışım gibi hissediyorum. Havalar ısındıkça bu zorlu süreç nispeten kolaylaşacak. Uzun zamandır ilk kez bu sene kışın kış olduğunu fark ettim. Şiirlerin güzelliği de böyle. Yarım yıldan biraz fazladır hayatımın içinde dizeler var. İyi şiirlere denk geldikçe mutlu oluyorum. Düzyazılarını bildiğim bazı yazarların, şiirleri de olduğunu öğrenince şaşırıyorum. Duygularımı seviyorum.

**

Kitap okuyamıyorum. Olmuyor. Bir türlü o ritme giremiyorum. Epeydir ne satın ne de ödünç yoluyla yeni kitaplara kavuştum. Yazın ve güzün kitap alışverişi yaptım, ama gelmesiydi, açmasıydı, havalandırmasıydı derken eski zevkini bulamadım. Kışın havalandırmak zaten zor, almıyorum. Kütüphaneye de gidemiyorum. Evde onca kitap var gerçi. Öte yandan, sesli kitaplar da göz kırpıyor; bakalım.

*

İnsan sadece öğrenmek istesin, gerisi kolay. Dijital ortamda o kadar çok kaynak var ki aralarında boğulabilirim. Bu hafta da genelde olduğu gibi ucundan kıyısından taze bilgilere bulandım. Her hafta yeni bir ben olarak karşındayım. Tanıştığımıza memnun oldum.

 


bu senin sorun mutluşka
On yıl önceki sana ne dersin?

Neşeli sevgilerle, umutla...
Mutlu Anlar Koleksiyoncusu

>>> Bu blogda bir "Hatıra Defteri" var; sen de yazabilirsin :) <<<